
Dış Bağlantılar

Yüksek İrtİfa
tırmanış ekibi portalı
Mustag-Ata Tırmanışı 2007
GÜNLÜK ETKİNLİK DÖKÜMÜ(Oktay Salur Tırmanış Günlüğünden) :
24 Temmuz 2007 – İlk Buluşma
Sabahım 09:00’undan beri eksik olan malzemeleri toplamak için koşturuyorum. Tırmanış Bizim için İstanbul AKGÜN Otelde yapılacak ön görüşme ve basın toplantısıyla başlayacak. Lenin ve Mustag-Ata ekibinden arkadaşlar bir bir otele gelmeye başladı. Barış, Ahmet, İrfan ve ben de ufak tefek eksik malzemelerimizi toparlamak için İstanbul’u gezdik biraz. Çantamın yedek bel tokasını evde unutmanın cezasını; çantacı aramaktan dolayı, güneşten kızarmış suratlarımızla fazlasıyla ödedik bugün. Akşam ki toplantıda eşofman, ayakkabı, tişört ve üzerimize zimmetlenen kaz tüyü mont ve hurçlarımız dağıtıldı. Harcırahlarımızı da aldık. Günlük 20 $’dan 22 gün için toplamda 440 $. Artık küçük bir servetim var sayılır. Hoş sadece pasaport ve yemeğe harcadığımız para bundan fazla ama olsun. Odalara çıktıktan sonra hurçları hazırlama telaşıyla saati de 12 ettik.
25 Temmuz 2007 – Bishkek’e Varış
Sabahki kahvaltıdan sonra hurçlarımızı otelin lobisine indirdik. Barışlarla konuşuyoruz bazen. Tırmanış ekibi vs. Sanki biz ve diğerleri gibi bir ayrım var aklımızda. Bizim ( Barış, İrfan, Ahmet ve Ben )tırmanışa diğer arkadaşlardan daha önemliymiş gibi baktığımızı konuşuyoruz. Kendimizi de sorguluyoruz tabi ki. Biz mi çok evhamlıyız diğerleri mi vurdumduymaz anlayamadık hala. Hayırlısı olsun bakalım. Kendi adıma tırmanışa ilgili tüm hazırlıkları elimden geldiğinin en iyisi olacak şekilde tamamladım. Dağcılık federasyonunun son 10 yılda düzenleyeceği en büyük ekspedisyona seçilmek bizim için şu anda hayatın merkezi durumunda. Heyecandan yerimizde duramıyoruz. Herkes bildiklerini anlatıyor, malzemelerini konuşuyor, daha iyisi nasıl olur konuşuyoruz, kafayı yiyoruz Mustag Ata hakkında okudukça konuştukça daha da bizim oluyor bu dağ. Umarız beyaz takkesine uzanmamıza müsaade eder. 7500 mt. Vay be. Bilinmezliğin korkuya dönüştüğü heyecanlı bir bekleyiş içindeyiz. Yüksek irtifa üzerine okuduğumuz kahramanlık hikayeleri üzerine sıradan olan “Biz”ler neler yapacağız, neler hissedeceğiz kim bilebilir ki.
4 saatlik bekleyişin ardından İstanbul – Bishkek uçağına atabildik kendimizi. Sevgili THY ‘nın sponsorluğunda 1000 $’ın üzerinde fazla bagaj parası ödedik. Teşekkürler THY !!! Neyse ki 17 kg’lık sırt çantamı sokabildim uçağa. Sabah saat 04:00’de Bishkek’teyiz. Saatlerimizi 3 saat ileri alıyoruz. Havaalanından 45 dk. Uzaktaki Grand Otel adlı pansiyonvari bir yere yerleşiyoruz. Yine düşünceler alıyor beni…
Tanıdık olmadı bu tırmanış, samimi olmadı. Parasız, pulsuz, anoraksız, tulumsuz olmadı. Oysa ki benim yaptığım şey bu değil. Bu tarz tırmanışlarda her şeyin olmalı, yiyeceğin en iyisinden, malzemen en kalitelisinden. Ulaşım aracı uçak, otobüs, deve ne ararsan var. Paralı oldu bu tırmanış. Bağımlı bıraktı beni her şeye, sanki özgürlüğümün birazı elimden alındı. Planı ben yapmalıyım. Rotayı ben seçmeli, beş parasız çıkabilmeliyim faaliyete, zaman sınırlamam olmamalı. Kaçabilmeliyim şehirden rahatça ama olmadı. Evet Çin’e gidiyorum, daha ne isteyeyim değil mi? Basitlik, sadelik, dostluk, samimiyet. Hepsi bir cevap olabilir. Yok yok, tanıdık olmadı bu tırmanış.
26 Temmuz 2007 – Narin de Neresi ?
Sabah 08.30 da kalkıp, otelin avlusunda yapıyoruz kahvaltımızı. Öğle 12:00’de Bishkek Türk Büyükelçiliği’ne gidip bizim için verilen resepsiyona katıldık. Daha sonra otele dönüp Mustag – Ata Ekibi olarak 16:00’da otelden ayrıldık. 6 saatlik yolculuğun ardından Narin’e ulaşabildik. Narin Kırgızistan-Çin yolu üzerinde konaklamak için kullandığımız küçük bir şehir. Uçsuz bucaksız plato üzerine kurulmuş, çevresinde yüksek dağlar ve otağlar bulunan, daha çok köyvari havasıyla samimi bir kasaba. Yol boyunca geçtiğimiz mezarlıkların üzerindeki hayvan figürleri, öylesine bir tepecik üzerine kurulmuş ve yol boyunca rastladığımız devasa heykeller şaşırtıyor insanı. Devletin buralara kadar uzandığını göstermek istercesine fakir köylerin arasına serpiştirilmiş, 1000 km’lik alan boyunca gördüğümüz devasa heykeller; gerçekten ilginç. Narin’deki The Celestial Mountains Guest House’un bahçesinde bulunan Yurt kamplarında kalmadan evvel, güzel bir ziyafet çektik. Dağ evinde hizmet veren Kırgız aşçı bayanlar son derece utangaç, aynı bizim köylerimizdeki gibi yüzünüze bile bakamıyor, utanıveriyorlar. 2 minibüsle seyahat ediyoruz. Şoförler Rus ve oldukça sıcakkanlı insanlar. Yol boyunca periyodik olarak Kırgız çevirme noktalarında duruyor, yaklaşık 20 Som rüşvet veriyor ve problem yaşamadan yolumuza devam ediyoruz. Bu şekilde Sınıra ulaşana kadar en az 7-8 kez durduk. Günün bombası ise, Bishkek’teki Grand otelden ayrılırken, eşofman üstümü ve cebindeki bin bir zahmetle doldurduğum ve İstanbul’dan yeni aldığım müzik çaları unutmam oldu
Bishkek – Narin arası, çoğu stabilize olan oldukça uzun bir yol. Sallantıdan yol boyunca uyumak pek mümkün olmadı ne yazık ki. Bu nedenle yurt kampa vardığımızda, tam anlamıyla yataklarımıza gömüldük. Yorucu bir gündü ama yemekler şahane…
27 Temmuz 2007 – Sorunlar, sorunlar, sorunlar…
Bugün büyük gün. Hafta sonu Kırgız sınırı kapalı olduğu için saat 17:00’den evvel sınırı geçmemiz gerekiyor. Bu nedenle sabah 05:30’da kalkıyoruz ve 06:20’de yola koyuluyoruz. Yine tamamı stabilize yoldan 5 saat sonunda 11:20’de Kırgız kontrol noktasına ulaşıyoruz. Buradan 30 dk sonra ise Kırgızistan sınırındayız. Buralara bu kadar çok gezginin geldiğini görünce şaşırdık doğrusu. İpek Yolu’nu gezmek için yola çıkmış, Alman ve Fransız turistlerle tanışıyoruz. Rehberleri Kırgız…
2 gündür göz alabildiğine bozkırın içinde seyahat ediyoruz. Göçebe Kırgız yurtları ve yabani at sürülerinin yanlarından geçiyoruz. Uçsuz bucaksız yol üzerinde tepelerin üzerlerine yapılmış, hayvan ( at, kartal, geyik ) heykelleri görülmeye değer doğrusu. Atalarımız zamanında az at koşturmamış buralarda. Yaşanan coğrafyayı görünce hayrete düşmemek elde değil doğrusu. Gurur duyuyoruz, göğsümüz kabarıyor yahu, yürü bee!
Kırgız gümrüğünde işlemlerimiz yaklaşık 1 saat sürüyor. Mete Han gibi dayanıyoruz Çin sınırına ( Hoş dayandığımız sınır Sincan Uygur Özerk Bölgesi adı altında şu anda Çin toprakları içerisinde yer alıyor ). 12:50’de Çin sınırındayız. Çantalarımızı bizi sınırın diğer tarafında bekleyen otobüsümüze aktarıyor ve değiş tokuş yapıyoruz. Burada da 1 saatlik bekleyişin ardından, sınırı geçip diğer otobüslere biniyoruz. Biniyoruz ama diğer tarafta bizi karşılayan ve Ana Kampa kadar bize rehberlik yapacak Olan Nikol, Çin’de şu an da karantina uygulaması yapıldığı için, et, peynir ve yağ ürünlerinin hiç birisini sınırdan geçiremeyeceğimizi söylüyor. Haydaaa! O kadar para verdik, İstanbul’da bunlar yüzünden fazla bagaj parası ödedik, ayrıca tırmanışın belki de en önemli ihtiyaçlarını burada bırakacak değiliz ya, daha neler. Biz de eylem planı olarak, bu malzemeleri hurçlardan ayırıp, küçük çantalar halinde koltuklarımızın altına saklamaya karar veriyoruz..
Ana Kontrol noktasına geliyoruz 30 dk. Sonra. 2 Görevli gelip çantaları indirmemizi ve kontrol edeceklerini söylüyor bizlere. Sakladıklarımızı bulacaklar korkusuyla ve Bin bir heyecanla söylediklerini yaparken, önden daha önce hazırlamış olduğumuz 2 temiz(!) Hurcu indiriyoruz. Baktılar çanta çok, tamam dediler sadece bunlara bakalım. O anda İçimize bir serinlik geldi doğrusu. Allahım sana şükürler olsun. Eğer Çinli görevliler sakladığımız yiyecekleri bulsalardı, tırmanış başlamadan biterdi bizim için..Saat 15:00
Daha sonra Çinli görevli aracımıza binip olağan pasaport kontrollerini yapıyor. Herkes sırayla gösteriyor pasaportlarını derken Ertuğrul TUGAY pasaportunu bulamıyor. Aran taran yok. Neyse görevli aldırmadı ve inip araçtan devam edin dedi. Edelim, edelim de pasaport olmadan Çin gümrüğünden nasıl geçeceğiz? Arabayı çektik kenara, bütün hurçları, çantaları, arabayı, üstümüzü başımızı didik didik ettik ama nafile. Ertuğrul Abi n’aaaptın Tekrar İlk kontrol noktasına döndük; belki Çin tarafına geçerken, Kırgız tarafındaki diğer arabaya düşürmüşüzdür diye. Ama nafile diğer tarafta da yok. Biz gelene kadar araba çoktan gitmişti. Ertuğrul Abi Kırgız sınırından geçerken pasaportu yanındaydı. O zaman arabada düşürmüş olmasından başka ihtimal kalmıyordu. Bizim arabalar Kırgız tarafına geçemediği ve Kırgız sınırında bekleyen herhangi bir araba olmadığı için, Ertuğrul Abi’ye uyku tulumu yiyecek, ocak gibi malzemelerin bulunduğu hafif bir çanta hazırlıyoruz ve Çin tarafından Kırgız tarafına giden bir tıra bindiriyoruz. En iyi ihtimal, bizi Kırgız tarafında bırakan araç, Kırgız gümrüğüne geri döndüğünde yapılan kontrollerde, pasaportu bulup Kırgız gümrüğüne bırakmış olmaları.
Planımız sınır kapanmadan ekibin geri kalanının sınırı geçmesi, Ertuğrul Abi’nin ise sınır hafta sonu kapalı olduğu için pazartesi gelmesi. Saat oldu 17:30. Tekrar Çin kontrol noktasındayız, araba daha önce kontrol edildiği için kolayca geçiyoruz bu sefer.
3 saatte berbat bir stabilize yoldan sonra Çin gümrüğündeyiz. Pasaportlar kontrol ediliyor, tüm çantalar x-ray cihazından geçiriliyor. Arabaya sakladıklarımız hariç tabi ki. Sonra görevli memur gelip çantalardan 1 tanesini açmamızı söylüyor. Açıyoruz, didikliyor iyice, altını üstüne getiriyor çantanın, o da ne ! Soğan !!! Meğerse Çin’e bitki ürünleri sokmak da yasakmış. Yine çileli ve stres dolu dakikalar başlıyor bizim için. Soğanı gördü ya; başlıyor bütün hurçları ve çantaları açmaya, arada epey bir malzemeyi de baktığı çantaların arasına sıkıştırıp kaçırıyoruz. Çaresiz açıyoruz tek tek. Biraz daha soğan, sarımsak ve sonunda Mustafa KIZILTAŞ’ın 6 paket ton balığını buluyor. Şimdi …u yedik. Memur sinirlendi iyice ve Ersan BAŞAR’ın pasaportunu aldı, cebine koydu ve arkasını dönüp gitti Bu ne yahu! Kaç gündür yollardayız, korku filmine döndü hayatımız. Yenilgiye uğramışlığın hezimetiyle birbirimize bakarken, Ersan BAŞAR’ın yönlendirmesiyle, Nikol görevli memurla arkasından koşarak konuştu. Memur hiç arkasını dönmeden bir şeyler söyledi ve attı pasaportu yere. Pasaportu aldık, çantalarımızı yükledik ve saatlerimizi 2 saat ileriye alıp yola devam ettik. Nasıl yani Çin’e girebildik mi şimdi? Sırada ne var? Sevinemedik bile sınırı geçtiğimize, Ertuğrul Abi de yok.
Sınırı geçtikten 3 saat sonra Pekin saatiyle 20.30’da tarihi İpek Yolu üzerindeki en önemli duraklardan biri olan ve bir zamanların yasaklı şehri Kashgar’a giriyoruz. Kashgar yani Uygur dilinde Kashi; “ışıldayan inci” anlamına geliyor. Arabanın camından dışarıyı seyrederken dünyanın bir ucunda olmanın verdiği tüm heyecanı yaşıyor ve meraklı gözlerle etrafı seyrediyoruz. Tüm Çin’de ortak saat uygulaması yapılıyor ve Pekin saati kullanılıyor. Pekin saati Türkiye saatinden 5 saat ileride. Ülke sınırları çok geniş olduğu için Pekin saati uygulaması yer yer karışıklıklar da yaratmıyor değil. Örneğin Kashgar’da Pekin saatine göre hava 22.30’da kararıyor. Bu nedenle Kashgar’da Pekin saatinden 2 saat geride olan Uygur saati kullanılıyor. Çin sınırından sonra ulaştığımız yer, “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” adıyla yani Çince Xinjang ( Sincan ) adıyla geçiyor. Sincan ismi Çince’de “kurtarılmış topraklar” manasına geldiği için Uygurlar bu adı sevmiyor. Çin’de bu şekilde 21 eyalet var. Bu eyaletler içişlerinde serbest dış işlerinde Çin’e bağlı olarak hareket ediyor. İşin ilginç tarafı Kashgar kentinde, konuşma ve yazı dili olarak şekilleri Arap Alfabesi’ne benzeyen Uygur Türkçesi kullanılması. Sanırım Çin’in diğer bölgelerine göre çok az Çinli burada yaşıyor.
Öğrendiklerimize göre Çin Hükümeti Uygur Türkleri’nin asimile edilmesi için ellerinden gelen her türlü baskıyı uyguluyor. Öyle ki Uygur Türkleri’ne; silah kullanmayı ve savaşmayı öğrenmesinler, ayaklanıp da başımıza dert olmasınlar diye askerlik bile yaptırmıyorlar. Uygurlar kendi topraklarında 2. sınıf vatandaş muamelesi görüyor, en kötü işlerde onlar çalışıyor. Devlet memurlarının neredeyse tamamı Çinli. Çin sınırında da Çin gümrüğünde de hiç Uygur Türkü görmedik. Maalesef sefil durumdalar, çoğu fakir. Türkiye’den geldiğimizi duyan Uygur ‘lar ayrı bir ilgi ve alakayla karşılıyorlar bizleri.
Bir diğer ilginç ve bir o kadar üzücü hikaye de. Çin hükümeti’nin kendi vatandaşlarına( Uygurlar ve diğer ırklar ) yurt dışına çıkmaları için izin sistemi uyguluyor olması. Yani mesela Türkiye’ye geleceksiniz, Türkiye’den vize aldınız ama Çin hükümeti izin vermeden ülkeden dışarı çıkamıyorsunuz. Uygurların çevre Türk ülkeleriyle etkileşime girecekleri tüm yolları kesmiş durumdalar. Uygurların kendi vatanlarında ve topraklarında sömürülmesini görmek çok üzüyor bizleri. “Unutturulan” doğu bizleri çok özlemiş, ha desek bağırlarına basacaklar bizleri ama bilmedikleri şey 50 yıl önce elimizi eteğimizi buralardan çekmiş olmamız. Yazacak, konuşacak öyle çok şey var ki bu konuda tırmanışı anlatamayacağım sonra.
Lüks sayılabilecek bir otele yerleşip, Ana kampta tırmanış boyunca bizlere yardımcı olacak Tudacim ( Muhammed )’le beraber Kashgar’ın en ünlü Uygur lokantasına gidiyoruz. Hakikaten yahu! Tırmanışa gelmiştik değil mi, kaç gündür yollardayız, unuttuk tırmanışı mırmanışı. Bu arada saat 22.30 ve hava daha yeni yeni kararıyor. Lokantanın içerisinde ayrı ayrı odalar var. İçerisinde sadece bir masanın olduğu bir oda içerisinde, Üzerinde yuvarlak ve dönen bir cam bulunan bir masaya oturuyoruz 11 kişi sarıyoruz etrafını masanın. İlk önce buradaki adı Göl çay olan, yeşil çaylar geliyor. Kaselere doldurup döndürüyoruz masayı herkes nasipleniyor. Yeşil çay, yemekten önce, yemek sırasında ve yemekten sonra bol bol içiliyor burada. Daha sonra Osmanlı pilavına benzer, içinde iri siyah üzüm taneleriyle ve etle karıştırılmış olan pilav tabakları geliyor. Ardına kişi başı 3’er 5’er tane şiş kebaplar geliyor. Yanında da salata ve yoğurtlar ile güzel bir ziyafet oldu. Tudacim’le tırmanışı, dağı ve Uygur Türkleri üzerine sohbetimizin ardından 00.30’da otelimize dönüyoruz. Çoooooook uzun bir gün oldu bizim için, yatma vakti ise çoktan geçti…
28 Temmuz 2007 – Subashi’ye Varış
Sabah kahvaltısını adını bilmediğimiz bir sürü şeyle yaptık. Aşağı inip Ertuğrul Abi’yi beklemeye koyulduk. Çok şükür, Kırgız gümrüğüne getirmişler pasaportunu, o da hemen Çin kontrol noktasına ulaşıp geceyi orada geçirmiş. Rehberimiz Nikol 100 $ karşılığı bir araba gönderip aldırdığı Ertuğrul Abi’yi. Daha sonra ondan öğrendiğimize göre, Kırgız sınırına ulaştığında diğer arabadaki rehberimizi aramış. Rehber pasaportu bulmuş, fakat sınırdan uzaklaştıkları için sınıra gelen bir arabaya vermiş pasaportu. İşe bak, İki ülke sınırları arasındasınız, pasaportunuz olmadığı için ne Kırgızistan’a ne de Çin’e girebiliyorsunuz. Aradaki tampon bölgede bekle dur. Allah’tan pasaportunu almış da ( o da yine bin bir rüşvetle ) aynı gün Çin sınırına gelebilmiş. Geceyi ahırdan bozma bir yerde tulumda geçirdikten sonra, gönderdiğimiz arabayla gelebilmiş. Ertuğrul Abi’yi beklerken rehberimiz Tudacim ile beraber para bozdurmaya gittik. Kişi başı 20’şer $ para bozdurduk. 1dolar = 7,50 yuan. Daha sonra Kashgar’da bulunan bir dağcılık mağazasına gittik ve kendime rahat bir yürüyüş pantolonu ve çok hafif bir sandalet aldım 65 $’a. Otele döndükten hemen sonra da saat 13:20’de Kashgar’dan Subashi’ye ( Mustag – Ata Ana kampına en yakın köy ) hareket ettik.
Oldukça güzel bir yoldan, 5000 ve 6000 mt’lik dağların arasından ki yolun adı Karakurum Highway ( Karakurum Otoyolu )’dir, 3800 mt’lik geçitlerden geçerek 5 saat sonunda Subashi’ye ulaştık. Subashi Köyü 3.750 mt yükseklikte Karakurum Highway’in hemen yakınında, Tacikistan’a 60, Pakistan’a 90 km uzaklıkta bir yerleşim yeri. Kırgız bir köylüyle geceliği kişi başı 1 $’a anlaşıp geceyi burada geçirdik. Evin hiç penceresi olmaması ve hava alamamamız nedeniyle ve Kashgar ( 800 mt. civarı )’dan buraya yaklaşık 3000 mt yükselti farkı olması nedeniyle gece neredeyse hiçbirimiz güzel bir uyku çekemedik. Yemekler şimdilik iyi sayılır, acısı ve yağı bol. Bir an önce bir önlem almamız lazım
29 Temmuz 2007 – Yollardaki 5. Gün ve Ana Kamp
09:30’da uykusuz bedenlerimizi doğrulttuk. Ekmek ve süt tozundan yapılmış sütle kahvaltımızı yaptıktan sonra, 10:50’de 4450 mt’deki ana kampa hareket ettik. Böylesine kaliteli ve neredeyse gerçek süt tadı veren bir süt tozunu daha önce tatmamıştım, gerçekten lezzetliydi. 1 gün önce hurçlarımız ana kampa götürüldüğü için sırt çantalarımız oldukça hafif sayılır. Yol boyunca Tudacim’le muhabbet ederek ve önümüzde yükselen dağı seyre dalarak ilerliyoruz. 3 saat sonunda 13:50’de ana kampımıza, daha doğrusu çadır kentimize ulaştık.
İlk defa bir yüksek irtifa ana kampı görmüştüm. Dağda 300’ü ana kampta, 200’ü de yüksek kamplarda olan 500’e yakın insan varmış. Ana kamptaki insan profiline baktığım zaman; çoğu kayakçı, gezgin, maceraperest ne yidüğü belirsiz bir sürü insan dolu. Çok az dağcı var Tam turist mekanı yani. Bizim için zar zor bütçe ayırabildiğimiz, 50 yerden malzeme topladığımız ve hayatımızın belki de en önemli faaliyeti olan bu ekspedisyonda ana kamp manzarası, diğer ekiplere baktığımızda epey bir şaşkınlık yarattı bizde.
Yaklaşık 1 saat süren manzara seyrinden sonra bizim ekipten Ana kampa hala gelmeyen arkadaşlara bakmaya gittim. Tam sırtı çıkıp diğer tarafa indiğimde Ersan BAŞAR’ı gördüm. Ağır bir tempoyla ilerliyordu, bir problem var gibi. Çok kötü ishal olmuş, sanırım dün yolda, etlerin ve karpuzların üzerinde sineklerin uçuştuğu, yemek molası verdiğimiz yerde kaptı şifayı. Var bir cenabetlik ama anlamadık, hadi hayırlısı.
Nikol’le buluştuk ana kampta, bizlere ekibin mutfak çadırını gösterdi. Burada her ekspedisyonun ayrı bir yemek çadırı var. 2 tane masayı birleştirmişler, çevresinde de 10 tane kamp sandalyelerinden var. Akşamları Tudacim’in bu çadırda kaldığını öğrendik. Ana kampın uzak bir köşesinde dolayısıyla tuvalete de yakın bir yerde bu tırmanıştaki partnerim Murat ŞEN’le beraber Space - II çadırımızı da konuçlandırdıktan!! Sonra 17:00’de Aşçımız Mehmet ( Kendisi Urumqi’ye yakın ve bir Hanzo ( Çin’deki etnik kültürlerden bir tanesi ) – yarı Çinli yarı Uygur- ama asimile olmuş arkadaş ) yaptığı yemekleri yedik, daha doğrusu yiyemedik. Sabahın köründe sadece sütle ve ekmekle yaptığımız kahvaltının ardından hala açız yani. Kendisi neredeyse Çinli olduğu için, yemekleri de Çin halkının damak tadına göre yapıyor Mehmet. Eminiz ki kendine göre bizlere en iyi yemekleri pişiriyor, hem de 4-5 çeşit ama olduğu gibi çöpe gitti yemekler, yiyemedik bir şey. Hemen bir acil eylem planı hazırladık. Ahmet’le beraber mutfak çadırına girdik ve kullandığı bütün malzemeleri kontrol ettik ve çoğunu ( 4-5 çeşit baharat ve 1-2 çeşit yağ ) kullanmamasını rica edip ayrıldık. Ahmet akşama Türk usulü yemek nasıl yapılır Mehmet’e öğretti biraz ve harika bir domates soslu erişte ve patates kavurması yaptı. Ekmek biraz tatlı ( hamburger ekmeği gibi ) ama idare ediyoruz artık. Doyurduk karnımızı sonunda. Ersan BAŞAR’da sadece patates yiyor ve kola içiyor bol bol.
Gün içerisinde ( hava 22:00’de kararmaya başladığı için gün oldukça uzun ) Kırgız taşıyıcılarla sohbet ettim biraz. Bu yıl Mustag – Ata’da 3 kişi ölmüş. Birisi Koreli. Hava bozduğu için 3. kampta ( 6.800 mt ) 4 gün kalmışlar. Hava düzeldiğinde ise, 3 kişilik ekipten 2’si aşağı inmek yerine zirveyi denemiş ama 7.500’den geri dönmek zorunda kalmışlar. Çadırlarına döndüklerinde ise 1 arkadaşları ağır bir akciğer ödemi geçiriyormuş. Ana kampı arayıp telsizle durumu bildirmişler ve hemen bir kurtarma ekibi oluşturulup ana kamptan yola çıkmış. Ekip 6.800’e kadar sedyeyle beraber ulaşıp adamı paketlemiş ama yolda vefat etmiş Koreli. Buyurun siz yapın yorumu. Diğeri bir kayakçı. Kayakla rotadan inerken çok ciddi bir düşüş yaşamış ve boynunu kırıp oracıkta ölüvermiş. Diğeri ise bir Amerikalı. Mustag – Ata’yı 2’ye bölen vadinin sağındaki yeni rotadan tırmanıyorlarmış. O da akciğer ödemine yakalanmış. Ana kampa kadar inmeyi başarabilmiş ama ödem çok ilerlediği için, kampa indiği gün vefat etmiş. Allah’ım! Hiç hayırlı bir iş olmaz mı Türkiye’den çıktığımızdan beri. Sınıyor musun bizi, akıl erdiremedik bu işe…
Gece Nikol’le beraber aklimatize planımız ve dağda ve rota üzerinde karşılaşacağımız risklerle ilgili toplantı yaptık. Sohbet akşam İranlı Mesut’un da gelmesiyle 12’ye kadar uzadı. Mesut oldukça deneyimli bir dağcı. 7 kez Elbruz’a gitmiş, bu Mustag – Ata’ya 3. gelişiymiş. Rehberlik yapıyor. Aklimatize planımızı onunla tekrar gözden geçirdik. Bu arada ana kampta, İtalyan, İspanyol, İngiliz, Alman ve Fransız ekipleri var, bi tek Temel yok Neyse bol bol sıvı aldım gün boyu. Yarın ana kampta kalıp tüm günü dinlenmeye ayırmaya karar verdik. Bugün ilk kez çadırda kalacağız, partnerim Murat ŞEN’le muhabbet ettik, daha önce beraber tırmanışımız olmaması nedeniyle çekincelerimden bahsettim, birbirimizi tanımaya çalıştık. Neyse Allah’tan uyumlu birisi, tırmanış boyunca daha da samimi olduk. Hoca yatmadan evvel uyku tulumunu bir çıkardı pir çıkardı. Marmott 900 fill. Tulum şiştikçe şişti, devasa bir şey oldu, sadece ana kampta kullanacağım mütevazi Alpinist -18 uyku tulumumla; çadırda kalan yere de ben uzandım
30 Temmuz 2007 – Tırmanış Başlıyor
Gece iyi uyuyamadım, bir coraspirin aldıktan sonra dalabildim ancak. Sabah 10:00’da kalktık, zaten hava 08:30 – 09:00 gibi aydınlanıyor. Kahvaltının ardından güneşli ve açık bir havada, 12:20’de aklimatizasyon yürüyüşüne çıktık. 2.5 saatlik yürüyüşün ardından 4.450 mt’deki ana kamptan, 5.100 mt’ye ulaştık. Bu yükseklikte telefonlarımız çekiyor. Yemek telefon muhabbetinden sonra 16:00’da ana kampa ulaştık. Aşçımız Mehmet artık nasıl yemek yapacağını biliyor. Havuçlu pilav, patates kavurma, salata ve kavundan oluşan menümüz, yorgun vücutlarımıza iyi geldi.
Yemekten sonra sandalyelerimizi yemek çadırının önüne atıp, kamp manzaralarını seyrediyoruz, tırmanış üstüne konuşuyoruz. Stratejiler, taktikler belirliyoruz, dünyayı kurtarıyoruz bol bol. Arada yanımıza Kırgız taşıyıcılar ya da bir şeyler satmak isteyen Kırgız köylüleri geliyor, pek rağbet etmiyoruz. Az da olsa ortak kelimeler kullanıyoruz Kırgızlarla. Evden bu kadar uzakta ana dilimizle anlaşabilmek gurur verici. Rehberimiz Tudacim Müslüman ve oldukça dindar. Ayrıca Türklerle, Türkiye’yle ve Uygur kimliğiyle gurur duyuyor. Asıl mesleği İngilizce öğretmenliği olan Tudacim, yazları 2. iş olarak rehberlik yapıyor. Dağcılıkla alakası olmamasına rağmen, İngilizce sayesinde götürüyor işi. 10 gün sonra bir bebeği olacak Tudacim’in, maalesef eşinin yanında olamayacak. Akşamüstü ana kamptaki ortak masraflarımızı karşılamak için ( pet şişede su, kuzu ) kişi başı 30 $ vererek bir harcama havuzu oluşturduk. Yarın ki planımız 1. kampa ( 5450 mt. ) çadırlarımızı ve eşyalarımızın bir kısmını taşıdıktan sonra 1 gece kalıp, ertesi gün ana kampa inmek.
31 Temmuz 2007 – 1 Ağustos 2007
Eveeeeet, sevgili günlük 2 gün ne de çabuk geçivermiş. Yemek çadırımızdaki kahvaltının ardından, ağır ağır çantalarımızı toplayıp genelde açık fakat rüzgarlı bir havada 12:40’da hareket ettik. Her birimizin 20 kg.’dan az olmayan çantalarımız yürüdükçe ağırlaşıyordu. Ekip olarak başladığımız yürüyüş 10-15 dk.’lık aralarla, 5.30 saatlik yürüyüşün ardından 1. Kamp’ta son buldu. Kamp 1’in 200 mt. aşağısında 5300 mt.’de 1 kamp daha var. Bazı ekipler kamp olarak burayı da kullansa da biz geçerken sadece 2 -3 çadır vardı.
Kamp 1 kar-buz sınırının başladığı yerde, yaklaşık 35 derece eğimde, çakıl çarşak bir zeminde kurulu. Biz gittiğimizde 25 kadar çadır vardı. Çadırımızı mümkün olduğu kadar yukarıya kurmak için yükseldim ve bir Fransız’ın çadırın yanında yaklaşık 30-35 dk. Zemini düzlemek için uğraştım. Diğer arkadaşlar da boş buldukları yerlerde zemin düzleyerek kurdular çadırlarını. Tam çadırı çıkaracağım sıra, beni yarım saat boyunca yer açarken seyreden Fransız arkadaş, yanıma inip çadırımın onun girişini kapatacağını ve başka bir yere kurmamı söyledi. O yorgunluğun üstüne; elimdeki kazmayı saplayacaktım bir yerine az kalsın. Tartıştık biraz, o sırada Ersan Hoca’lar durumu anlayıp, çadırlarının önünde yer olduğunu, biraz genişletirsek sığabileceğimizi söylediler Yukarı çıktım yanlarına başladım yer açmaya, 1 saat oldu hala yer açıyorum.
O sırada Murat Hoca’da geldi, yarım saat sonra alanı genişletip düzledik ve Hannah Attack çadırımızı kurup yerleştik hemen. Hoca iyi hissetmiyor kendini, o yatarken akşama eritmek için büyükçe bir çöp torbasına kar doldurup getirdim. Kar eritip termosları doldurdum, çay içtim biraz. Getirdiğimiz hazır yemeklerden bir etli türlü açtım, yanına da patates püresi ve tek içimlik çorbalardan yaptım. Kendimi gayet iyi hissediyorum, iştahla yedim, bol bol sıvı aldım. Hocanın canı bir şey istemiyor, biraz daha yattı. Bir çay hazırladım, içti biraz, içtikçe biraz daha iyi oldu. Ben de çay, kahve, çorba ne varsa içtim alayından. Epey muhabbet ettikten sonra, tulumlarımıza gömüldük. Başımı yüksek tutmak için çantam dahil ne bulduysam doldurdum matımın altına. Sonunda istediğim gibi oldu. Başı aşağıda kalınca daha zor nefes alıyor insan, zaten çadır Hannah Attack, küçük yani.
Yüksek kamplarda kullanmak için getirdiğim tulumu Arif Mithat Amca’dan aldım. Amca, Soner Büyükatalay’dan, O da Serhan Poçan’dan almış tulumu. Tulumun daha önce K2 tırmanışında kullanılmış olması ve bu yüksekliklere alışkın olması sebebiyle kendime psikolojik takviye yapıyorum bol bol. Tulumum K2’de kullanılmış, Tatonka çantam Everest ana kamp görmüş, Millet ayakkabılarım ve OR eldivenlerim ise Everest zirve görmüş. Ben zaten yapmışım zirveyi, malzeme yönünden epey moralliyim yani, gerisi psikoloji zaten Adamlar 1950’li yıllarda; bundan 10 gömlek aşağı malzemelerle, tamamen iman gücüyle yapmışlar bir sürü 8000’lik dağın tırmanışını. Mustag – Ata’nın ise yüksekliği dışında; çığ, buzul yarığı, fırtına gibi olaylarla ilgili kötü bir geçmişi yok. Tabi ki her şey ilerideki günlerde daha da netleşecek ama ekip olarak zirve şansımızın oldukça yüksek olduğunu düşünüyorum.
Gece 1 saat uyuyabildikten sonra uykum kaçtı. Başım ağrıyor biraz, bir coraspirin aldım ama yine de sabah 4.5 - 5’e kadar döndüm durdum. 1-2 saatte o zaman uyuyabildim. Sabah midem iyi değil, canım bir şey istemiyor. Yiyecek bir şeyler hazırladı hoca ama çok az yiyebildim, bir şeyler içelim dedik ama yok, çok az içebiliyoruz. Hava kötü bugün. Bütün gece kar yağdı. Hava biraz açınca inmeyi düşünüyoruz ana kampa. Bol bol muhabbetle beraber; 15:00’de toparlanıp 16:30’da ulaşıyoruz ana kampa. İndikçe düzeldik, iştahımız açıldı, karnımız acıktı. Bol bol yiyip içmeye çalıştık. Hoş, pilav da lapa lapa inmiyor mideye ama ne yapalım. Somali’nin açlarına döndük, böyle beslenmeye devam edersek bırakın zirve yapmayı, geberip gideceğiz buralarda.
Kırgız taşıyıcılarla konuştuk bugün. 1. kampa kadar kilogram’ı 1 dolara, kişi başı 10kg. yükümüzü taşıtmaya karar verdik.
2 Ağustos 2007
Sabah 09:00’da kalktık ve yapılan kahvaltıdan sonra, havayı değerlendirerek, bugün tüm eşyalarımızla 1 .kampa çıkmaya karar verdik. Planımız 1. kampa( 5450 mt. ) çıkıp 1 gün yatmak, 2. kampı ( 6200 mt. ) kurup, 1 gün yatmak, 3. kampı ( 6800 mt. ) kurduktan sonra 2. kampa inip orada yatmak ve 4 gün ana kampa dönmek. Hurçlarımızı hazırladık, sözde kişi başı 10 kg. taşıtacaktık ama ne mümkün. Murat Hoca’yla benim hurç toplamda 35 kg. geldi. Sırtımda taşıyacağım çanta ise 15 kg. geliyor. Diğer ekip arkadaşlarımızda da durum aynı. 1. kampa kadar katırlarla çıkacağız artık. Var bir terslik ama hadi hayırlısı. 13:20’de tüm hazırlıklarımızı tamamlayıp 1. kampa hareket ettik. Ahmet KORKMAZ, Murat ŞEN ve ben en arkandan bol muhabbetle diğer arkadaşlardan 1 saat sonra, 18:30’da 1. kampa ulaştık. Ahmet ishal olmuş, kendisini çok halsiz hissediyor. Çadırımızı ve hurcu düzenleyip yemek hazırladık hemen.
Menümüz
Etli kuru fasulye
Kremalı sebze çorbası
Kornişon turşu ve cin biber
Ekmek ve pastırma
Yürü bee Eğer iştahınız iyiyse, bu irtifada bundan iyisi şamda kayısı. Ana kampta 1 gün bile dinlenmek kendine getiriyor insanı. Deli gibi yiyoruz.
3 – 4 Ağustos 2007
Günler çok çabuk geçiyor. Günlüğüm 1. kampta. Sabahleyin iştahsızca yapılan kahvaltının ardından, 2. ve 3. kamplar için taşıyacağımız malzemeleri çantamıza yerleştirdik. Yukarıda kullanacağım kaz tüyü anorak ve tulum, hedik, içlik, ilk yardım malzeme çantam, ocak ve yiyeceklerin içinde olduğu sırt çantamın ağırlığı 20 kg.’ı çoktan geçti. Millet botlarımı ilk defa giydim, 2. kampa kadar krampon kullanacağız, daha sonra ise hedik.
Ahmet yürüyüşe başladıktan yaklaşık 45 dk. sonra kendini iyi hissetmediğini ve dönmek istediğini söyledi. İshal onu bitkin düşürmüştü, döndü, döndü ama yarısını da orada bıraktı Ahmedim. Daha sonra yapılan telsiz görüşmelerinde ana kampa ulaştığını ve iyi olduğunu öğrendik. Bundan 1 saat sonra Murat Hoca ellerinin çok üşüdüğünü ve bir türlü ısıtamadığını söyledi. Eldivenlerini çıkardı ve nefesiyle ısıtmaya çalıştı ama bu yükseklikte eldiven çıkarmak yapacağınız en son şey olsun. Mustafa Hoca biraz masaj yaptı ellerine, ben de zirve günü için sakladığım eldivenlerimi verdim. 5-10 dk. sonra ısınmaya başladı elleri.
Yüksek irtifa tuhaf bir yer. Güneş tepede ama üşüyorsunuz. Yani üşümenizin asıl nedeni hava sıcaklığı değil, oksijen azlığından dolayı uzuvlara yeterli kan, dolayısıyla oksijen taşınamaması. En basit hata bir parmağınızın donmasına, hat ta hayatınıza mal olabilir.
Yürümeye başladıktan 2-3 saat sonra tüm enerjimin tükendiğini hissettim. Adımlarımı sanki boşluğa atıyorum, hep aynı yerdeyim bu buzul deryasında. Nefes almak ise başlı başına bir problem. 1 adım 2 nefes, sonra 1 adım daha. Gözünle işaret bayraklarından birini hedefle ve nihai hedefin oymuşçasına bir motivasyonla enerjini koru. En arkadan Murat Hocayla ben geliyordum yine. Dev buzul seraklarının ve buzul çatlakların üzerinden geçiyor, muhteşem bir manzara eşliğinde yürüyoruz. 13:30’da 1. Kamptan yola çıktık, saat 19:300 olmasına rağmen Kamp 2’ye ulaşamamıştık. Kamp 2’ye 1 saat kala durup çadır kurmayı bile teklif ettim Murat Hoca’ya, ezildikçe ezildim çantamın altında. Fakat o gün ulaşmamız gerekiyordu Kamp 2’ye. Kar gittikçe batmaya başladı, yürümek iyice işkence olmaya başladı. Kamp 2’nin son etabı yaklaşık 400 mt uzunluğunda ve 45 derece eğimde. Sonunda kramponlarımızı çıkarıp ilk defa hediklerimizi taktık. Daha önce hiç hedik kullanmadığım için başta biraz alışmakta zorlandım ama en azından batmıyorum artık. Kamp 2’ye ulaştığımda tüm enerjimin iliklerime kadar tükendiğini hissettim. Kolumu bile kaldıracak halim kalmamıştı. Kalmamıştı ama yaklaşık 1 saat çadır yeri açacak ve North Face V25 çadırımızı kuracak enerjiyi bulmuştuk Murat Hocayla. Sanırım birazı da psikolojik bu yorgunluğun.
2. kamp yaklaşık 2 futbol sahası genişliğinde dümdüz bir alanda kurulu. Etrafında buzul çatlakları var, çok açılmamak lazım geceleri. Biz çıktığımızda 13-14 çadır vardı.
5.450 mt. ve 6200 mt. arasını 24 kg’lık çantayla 7 saatte kat etmiştik. Bu ilk çıkışımız olması nedeniyle epey hırpalandık. Birer çorba içtik hemen. Kaz tüyü anorağımı giyip uyku tulumuma girmeme rağmen ısınamadım doğru dürüst. Yolda da çok az sıvı aldım bugün, demek ki daha dikkatli olmak gerek. Mehmet geldi çadıra, bol bol kar eritti sağolsun, bizim çadır büyük olduğu için onlar çadırlarını aşağıda bıraktı, Burak Barışlar’la Mehmet bizle kalacak. Gece 2’ye kadar döndün durdum tulumda, korkunç bir baş ağrısı çekiyorum. Uyandım! Mehmet de kalktı ve termostaki sıcak suyla bir çorba yaptı. Murat Hoca da bir ağrıkesici verdi. Yarım saat sonra sızmışım zaten. Dağda geçirdiğim en kötü geceydi bugün. Yeterli sıvı almamak, doğru dürüst bir şey yememek ve 2. kampa çıkaracağım malzemeleri neredeyse bir seferde çıkardığım için düşmüştüm bu duruma. İyi bir ders oldu, umarım bedelini ağır ödemem.
4 Ağustos sabahı çok daha iyi uyandım ama hala canım bir şey istemiyor. Zorla bir bardak çay ve bir tane Rodeo indirdim mideye. Planımız 6800 mt’deki 3. kampa çıkıp tekrar 2. kampa inerek geceyi burada geçirmek. Bir çeşit yüksekliğe uyum tırmanışı yani. 13:30’da çıkıyoruz yola. Yürüyüşün hemen başında Murat Hoca kendini iyi hissetmediğini söyledi ve çadıra döndü. Benim de çadırdan çıktığımdan beri ısınmamıştı ellerim. Yürüdükçe daha iyi hissetmeye başladım kendimi fakat elerlim hala soğuktu. Kaz tüyü eldivenimin içindeki 5 parmak eldivenimi çıkartıp, ellerimi kaz tüyü eldivenin içerisinde yumruk yapıp ısıtmaya çalışarak devam ettim yürümeye. Gps’e göre 6570 mt’ye ulaştığımızda Ertuğrul Abi daha fazla gitmenin gereksiz yere bizleri hırpalayacağını, bugün 1. kampa inersek orada daha iyi dinlenebileceğimizi söyledi. Bizden 20 dk. ileride olan Barışlara işaret ettim ve Barış, İrfan, Mehmet ve Burak geri döndüler. Hızlı bir şekilde önce kamp 2’ye indik, eşyalarımızın çoğunu orada bırakarak Kamp 1’e devam ettik. Karakurum manzaralı Kamp 3 yolunda çok uzaklardan K2’yi gördük. İranlı Mesut söylemişti buradan K2’nin görülebildiğini. Diğer dağlara göre piramidal şekliyle dikkat çekiyordu. Bol bol fotoğraf çektim inerken. Mehmet’le Burak geldi çadıra ve güzel bir yemeğin ardından muhabbetle doldurduk kalan zamanımızı. Saat çoktan 12’yi geçti bile. Gömüldük tulumlarımıza ve ertesi gün ana kampta içeceğimiz soğuk suyu ve yiyeceğimiz yemeklerin hayaliyle daldık uykuya.
5 Ağustos 2007
10:10’da açtım gözlerimi, iyi uyudum bu gece. Çok susadık gece, kalktık Murat Hocayla neyse ki ana kamptan getirdiğimiz yiyecek torbalarından 1’inden 2 tane elma çıktı. Afiyetle yedik gecenin 3‘ünde. Kahvaltı için sucuk kızarttık, üzerine biraz kaşar doğradık ve yeşil çaylarımızla onları da bir güzel indirdik mideye. İştahımız gittikçe açılıyor, doğru dürüst bir şeyler yiyebilmeye başladık. Neyse ana kampa hiçbir malzeme indirmeyeceğim, aşağıda tulumum bile var nasıl olsa. 13:25’te ana kampa doğru inmeye başladık, ana kampa kadar hiç durmadan koşar adımlarla 35 dk’da ulaştım ama yorgunluktan gözlerim karardı. Kolumdaki 2-3 kg’lık çöp poşeti de inerken epey bir bozdu dengemi.
Kampta Tudacim karşıladı beni. Bugün Franszı bir grup geliyormuş, onların hazırlıklarıyla uğraşıyordu. 1. Kampa Ana kampa 35 dk’da indiğimi öğrenince çok şaşırdı ve “aptal mısın sen” gibi 1 - 2 laf etikten sonra bir daha böyle bir şey yapmamamı tembihledi. Doğru ya ne bu celal. Sanırım ana kampta içeceğimiz şişe suyun, duşun, yemeğin, oksijenin, yemek çadırındaki kalabalık muhabbetlerin özlemiyle kaptırıvermişim kendimi. Tudacim’in elime tutuşturduğu şişe suyu içemedim ilk önce, 5 dk. soluklandıktan sonra bir dikişte bitti tabi. Hemen ardından banyoya girdim, ne güzelmiş temizlenmek, yeniden doğmuş gibi oldum. Duş alırken yanlışlıkla içeri giren Alman kadını saymazsak oldukça rahatladım.
Yavaş yavaş diğer arkadaşlar da indi kampa. Herkes kurt gibi aç ama aşçımız Mehmet’e bir haller olmuş biz yukarıdayken. Fransızların gelişiyle strese giren Mehmet, mutfak çadırına kimseyi sokmuyor. Çünkü 2 ekibe de tek bir yemek pişirmek istiyor ve herkesin pişirdiği yemeklerle doymasını istiyor. Malum biz ilk günden istemediğimiz baharatları ayırdık, bir de Fransızlar girerse mutfağa, ben bu işin içinden çıkamam endişesiyle döndü eski haline. Bir karabiberi bile zor alabiliyorum. Yemek de 2.5 saat gecikmeyle gelince herkes iyiden iyiye köpürüyor, taştık taşıcaz yani. üstüne üstlük getirdiği tuzsuz, yağsız pilav lapası ve soğuk patates kızartması ( benziyordu en azından ) haricinde bir şey yiyemedik. Biz yukarıdayken Ahmet mutfağa girmiş ve bulgur pilavı yapmak istemiş bizlere fakat aşçımız Mehmet, Fransız’ların gelişi nedeniyle meşgul olduğunu ve ocağının birinin bozuk olduğunu bahane ederek izin vermemiş Ahmet’e. Sonuç da aç kaldık yine. Yukarı da yemek var iştah yok, aşağı da iştah var yemek yok. Bu böyle gitmez amma hadi hayırlısı bakalım.
Akşamüzeri Tudacim’i ve Mehmet’i çağırdık yemek çadırına. Yukarıdan geldiğimizi, çok aç olduğumuzu, yemeklerin geç geldiğini, kompleks Çin yemekleri yiyemediğimizi, bizlere basit, patates haşlaması, kızartması ya da salatası, pirinç ya da bulgur pilavı, yanında domates, salatalık ve karpuz gibi malzemelerle karbonhidrat ağırlıklı yemekler pişirmesini söyledik. Yaptığı yemekler olduğu gibi çöpe gidiyor adamcağızın, kimse doymuyor dedik. Akşam için menü listesini verdik Mehmet’e, umarım bu akşam doyacağız.
Akşam güzel bir patates haşlaması ( yemek tadında ) ve zeytinyağlı bol salata ile kendimize geldik. Eğitim sistemi üzerine gece 12’ye kadar süren sıcak tartışmalar sonunda çadırlarımıza çekildik. Barış akşam üzeri dakikası 1.5 dolara telefon etmiş bugün, sabrediyorum yarın ben de edeceğim.
6 Ağustos 2007
Bütün gece kar yağdı. Sabah kalktığımda canım çok sıkkındı. Dolandım biraz etrafta, Barış’la dertleştik bol bol. Alman DAV’dan bir ekip geldi bugün, kocaman bir Mountain Hardware çadırları vardı, içeride hava durumu tahmini için kurdukları bir telsiz istasyonu bile vardı. İmrendik doğrusu. Kampın biraz ilerisindeki telsiz direklerine kadar yürüdük. Tudacim de geldi daha sonra, telefonunu açtı bir de ne duyalım. Hani şu meşhur şarkı çalıyor telefonundan, hani sözleri “Türkiyem memleketim, Türkiyem canım benim, Türkiyem her şeyimsin sen benim” olan. Karşımızda buzul deryası Muztag – Ata, arkamızda Karakurum, dünyanın bilmem neresinde heyecanlanıyoruz bu melodiyle. Ahmetler de Kashgar da dolaşırken, bakkalın birisinde son ses İsmail YK’nın çaldığını söylemişlerdi, epey bir gülüşmüştük. Nerdeeeen nereye.
Biz dertleşirken ekip arkadaşlarımız Kırgız köylülerle anlaşıp bir kuzu kestirmişler. Adam kuzuyu şişlere takarken ana kampın yarısı birbirine saldırmaya başladı ve savaş çıktı. Ne savaşı mı? Kartopu savaşı tabi ki. Mehmet Şükrü’nün ve İrfan ( Durmuş )’ nın performansına diyecek yok doğrusu, vurduklarını indiriyorlar, ıska yok yani. Biraz izliyorum sonra ben de katılıyorum hengameye. İyi eğlendik doğrusu. Döndüğümüzde usta şişlere ayarı vermişti. Kapadık gözlerimizi ve insanlıktan çıkıp ne yaptığımızın farkına varana kadar deliler gibi yedik. Arkamıza yaslanıp yemekten şişmiş karınlarımızı ovuştururken, kalan şişleri birbirimize ikram ediyorduk.
Akşama doğru çadıra döndüm, 1-2 saat uyukladım, Murat Hoca da yanımda, hasta sanırım. Konuştuk biraz, başının çok ağrıdığını ve mide bulantısı olduğunu söyledi. Tam o sırada rehberimiz Nikol geldi. Dışarıda acayip dolu yağıyor, aldık çadıra hemen. Murat Hoca’yı Kashgar’a götürüp götüremeyeceğimizi sordum. Kashgar’a gitmek için telefonla Subashi’den araba çağırmamız gerektiğini, onun da en iyi ihtimalle yarın ya da diğer gün gelebileceğini öğrendim. Tamam dedim Niko’ya bekleyelim o zaman. Nikol gittiktem sonraki yarım saat içerisinde gittikçe kötüleşmeye başladı Murat Hoca. Konuşması değişti, dili peltekleşti ve cümle kuramamaya başladı. Kendi de farkındaydı durumun. Hemen karşı çadırdaki Mustafa, Ertuğrul ve Ersan Hoca’yı çağırdım. Murat Hoca üstüne bir şeyler giydi ve dışarı çıktı. O doluda kustu biraz. Hiç kimse ihtimal vermek istemiyordu ama telaşlandık biraz acaba ödem belirtisi mi diye. Şu an tartışacak zaman yoktu. Hemen toplanıp yemek çadırına indirdik Murat Hoca’yı. Orada bir arabayla anlaşarak, Murat Hoca’nın Ahmet’le birlikte Kashgar’a gitmesine karar verildi. Ahmet’in ishali durmamıştı ve yarın zirve denemesi için yola çıkacaktık. Arkamızda şu an durumu gerçekten kötü olan bir Murat Hoca ve halsizlikten yürümekte zorluk çeken bir Ahmet bırakmak istemiyorduk. Hemen Kashgar’da Murat Hoca’ya gerekli olacak malzemeleriyle dolu bir çanta topladım, Ahmet’e de hazırlanmasını ve Murat Hoca’yla hemen şimdi Kashgar’a gideceğini haber verdim. O da hemen toplandı, kamptaki jip onları Subashi köyüne götürüp orada Nikol’le buluşmalarını sağlayacaktı, oradan da Nikol onlarla Kashgar da ilgilenecekti. Şiddetini arttıran kar altında uğurladık arkadaşlarımızı.
Akşam yemek çadırındaki sohbetimiz sırasında ilk kez ciddi bir tartışma yaşadık. Ekibin gençleri ( ! ) ve yaşlıları ( ! ) arasında daha çok iletişim kopukluğundan kaynaklanan bir tartışmaydı yaşadığımız ve ilk günden beri hissettirmese de giderek artan tansiyonuyla bugün kopabildi ancak. İyi de oldu. Herkes döktü kurtlarını, rahatladı bir güzel. Sorunlar konuşuldu teker teker ve çözüm önerilerimizi sunduk karşılıklı olarak. Günün sonunda görece rahatlamış olarak döndük çadırlarımıza.
Hep kitaplarda okuduğumuz filmlerde seyrettiğimiz şeylerdi bunlar. Yükseklerde ( insanın şehirden daha agresif ve tahammül sınırının daha az olduğu yerler ) tek başınalık her zaman ( eğer ekip ile tırmanılıyorsa ) bir yerden patlak veriyor. Tırmanışla ilgili yanlış gittiğini düşündüğünüz bir şey varsa, ekipte birinin davranışlarını onaylamıyor ya da her ne olursa sizi mutsuz eden bir şey varsa, mutlaka bunları ekip arkadaşlarınızla paylaşmalısınız. Güçlü olmayı, kırılmaz olmayı, demir gibi olmayı bir kenara bırakın ve her şeyi tüm samimiyetinizle ekip arkadaşlarınızla paylaşın. İşte o zaman yenilmez olursunuz ve yaptığınız şeyden keyif almaya başlarsınız. Biz bunu yapmaya gençlerin bir kısmı olarak, hazırlık tırmanışı için gittiğimiz Ağrı Dağı tırmanışında başlamıştık. Buraya geldikten birkaç gün sonra da diğer arkadaşlarımızla kaynaştık. Tecrübelilerle kaynaşmamız azıcık daha zaman aldı ama Ersan ve Ertuğrul Hoca’nın eleştiriye açık ve olaylara pozitif bakış açılarıyla getirdikleri yorumlar, en kötü zamanda bile bir çözüm önerisi olarak geldi karşımıza. Yine kitaplarda okuduklarımız doğrulanıyor, iyi bir liderin böylesine ciddi bir tırmanış için önemini daha iyi kavrıyorduk. Belki de o akşam Ersan ve Ertuğrul Hoca aradaki tansiyonu yumuşatmasa, ya da “biz biliriz”ci tavırlarda olsalardı tırmanış herkes için daha zor olacaktı.
Akşam eve telefon edebildim sonunda ve 4 dk. konuşabildim, yarın zirve tırmanışına başlayacağız moral oldu biraz. Murat Hoca’nın gidişinden sonra artık 7 partnerim var. Akşam Burak, Barış, İrfan ve Mehmet ( yani gençler ) benim çadırda toplandık. 01.30’a kadar muhabbet, şamata aktı geçti zaman.
7 Ağustos 2007
Havasız kalan çadırımın içinde uyandım bu sabah. Bir süre sağa sola döndüm Murat Hoca’nın devasa tulumuyla. Hiç keyfim yok, kar yağıyor yine. Sanırım bugün de çıkamayacağız Kamp 1’e. Zaman daralıyor, korkuyorum o kadar emek boşa gidecek diye. Son çare olarak uçak biletlerimizi erteletip tırmanış süresini uzatmayı bile konuştuk. Ahmet’in verdiği mp3 çalarla saat 11:00’de müzik dinleyerek gittim yemek çadırımızdaki kahvaltıya. Kar yağışı altında geçen sohbetten sonra, Ahmet’le Murat Hoca’nın Kashgar’a vardıkları ve iyi oldukları haberi geliyor. Yüreğimize su serpildi vallahi, aklımız onlarda kalmayacak artık.
Hava çok kötü, böyle giderse sadece malzemelerimizi kurtarmak için çıkabileceğiz Kamp 2’ye ki düzelmezse onu da yapamayız çünkü çok kar var, batıyor ve çığ tehlikesi de iyiden iyiye arttı. Barış’la telefon etmeye gittik yine fakat tüm kampta telefon hatları kesik, dış dünya ile iletişim yok yani. Karşıdaki küçük tepeye yürüyoruz Barış’la. Bulunduğumuz yerden tüm dağ gözlerimizin önünde. Ne kadar da büyük, bakınca heyecanlanmamak elde değil. Sanki bizim onu seyrettiğimiz gibi o da bizi seyrediyor, göz göze geliyoruz. Rüzgar bulutları savurdukça minicik noktalar görüyoruz hareket eden. Herkes sanki kaçarcasına aşağılara inmeye çalışıyor. Hadi hayırlısı bakalım
1-2 saat sonra yemek çadırımıza gidip bir şeyler yiyoruz yine, çadırımızın önüne oturup inenlerle selamlaşıyor etrafı seyrediyoruz. Yarın ekip olarak yola çıkmaya karar verdik. 1. Kampa çıkıp hava durumuna göre eylem planımızı oluşturacağız. Akşam yine dünyayı kurtardık yemek çadırımızda.
8 Ağustos 2007
Ooooooffff. Uzun bir of çektim ve usulca doğruldum yerimden. Kahvaltıya gittim ve saat 12:00’de Ana kamptan ayrılmak üzere döndük çadırlarımıza. Hava bugün iyi sayılır, yukarılar kapalı ama en azından kar yağmıyor. Çantalarımızı topladık ve son eksikleri gözden geçirerek 12:20’de Kamp 1’e hareket ettik. İlk çıkışımıza göre çok daha rahat yürüyoruz. Tempomuz iyi sayılır. 4 – 4.5 saatte ulaşıyoruz Kamp 1’e. Her şey bıraktığımız gibi.
Burak ve Mehmet’in çadırında yiyeceğiz akşam yemeğimizi. Herkes zirve için çıkardığı nevaleleri getiriyor bir bir. Soslu makarna, ton balığı, kornişon turşu, cin biber, Ersan Hoca’lardan aldığımız kavurma ve kola’yla çektiğimiz ziyafetle yüksekliğe uyumumuza diyecek yok doğrusu. Sildik süpürdük ne varsa. Kayak mı snowboard mu tartışmasıyla(eğlencesiyle) geçen dakikalardan sonra keyfimize diyecek yok. Herkesin morali tam takır, zirve için önümüzde sadece 2 günümüz ve umut etmekten bıkmadığımız iyi hava dileklerimiz var. Çadıra dönüyorum yalnız ve Kamp 2 düşünceleriyle dalıyorum uykuya.
9 Ağustos 2007
Sabah yine hep beraber hareket ediyoruz 6200 mt’deki Kamp 2’ye. İlk çıkışımızı hatırlıyorum da benim için tam bir hüsrandı. Şimdi ise moraller iyi, tek bir hedefe kilitlenmiş şekilde takım olarak ilmik ilmik dokuyoruz rotayı. Hemen hemen hiçbir kopma olmadan yine hep birlikte kamp 2’ye ulaşıyoruz 5.5 saatte. Murat Hoca döndüğü için Kamp 2’deki çadırda Mehmet’le birlikte kalacağız. Epeyce bir süre 3 gündür yağan kardan neredeyse kaybolan North Face V25’imizi görünür hale getirmeye çalışıyorum. Çadırın ön yüzünü açıp kafamı kaldırdığımda bir de ne göreyim. Bizim çadır bu çadırın hemen arkasında gömülü vaziyette duruyor. Oyyy, ben ne edeyim şimdi. Barışlar epey bir güldü halime, tabi ben de Aldım küreği elime başladım bu sefer doğru çadırı çıkarmaya. Her yer North Face V25, ne bileyim; bu çadırı zaten zar zor bulup buluşturup getirmişiz buralara kadar, sanıyoruz ki kimse de yok. Nerdeee, alayı North Face çadırların. Çadırı çıkardım temizledim etrafını bir güzel, Mehmet de çöp poşetlerine kar doldurup getirdi gece su hazırlamak için.
Yüksek kamplarda su olmadığı için suyumuzu kar eriterek elde etmek zorundayız. Fakat tuvalet olarak da kullanılan kamp çevrelerinde temiz kar ( dolayısıyla su ) bulmak o kadar da kolay değil. Çadırın etrafından fazla ayrılamıyorsunuz çünkü her yer bazısı açıkta bazısı gizli buzul çatlaklarıyla dolu. Tuvaletinizi bile diğer çadırların birkaç mt. ötesinde herkesin gözü önünde yapmak zorundasınız. Bu yüksek dağlar için alışıldık bir durum olsa da biz genelde geceyi bekledik bu iş için Allah’tan kar yeni yağdı da çadırın etrafındaki temiz olan taze kardan alabildi Mehmet.
Yüksek irtifa dağcılığında Akciğer ödemi ve beyin ödemi dışında, dağcıları bekleyen bir diğer sinsi hastalık da İSHAL’dir. Yediklerinize ve özellikle içtiğinize her zaman ve her yerde dikkat etmek zorundasınız. Sadece ishal yüzünden binlerce dolar harcanarak yapılan faaliyetler sonlandırılmak zorunda kalınabilir. Yer fark etmez, Aladağlar’da bile ishal olmuş olsanız o faaliyetin sonu gelmiş sayılır. İshal kişide sık sık tuvalete çıkma ihtiyacıyla başlar ve vücuttan aşırı miktarda sıvı ( dolayısıyla mineral ) atılımıyla devam eder. Elektrolit dengesi bozulan ve su tutamayan vücut gittikçe halsizleşir ve önü alınmazsa ölümle sonuçlanabilecek durumlarla karşı karşıya kalınabilir. Hastalıkla Aladağlar’da karşılaştıysanız problem yok sayılır. Çünkü istediğiniz kadar sıvı alıp, istediğiniz kadar yiyerek ve destekleyici ilaçlarla birkaç günde kendinizi iyileştirebilirsiniz. Fakat burada; bir şeyler yemenin ayakta durabilmek için, sıvı almanın dağ hastalığına yakalanmamak için zorla olduğu bu yerde bunu başarmak fiziksel dayanıklılığın ötesinde, sağlam bir psikoloji ve ekip çalışması gerektirir. İyileşmenin en kolay yolu; eğer ana kamptaysanız ( yani iştahınızın, yüksek kamplardan çok daha iyi olduğu ve beslenme havuzunuzun geniş olduğu yer ) disiplinli bir perhizle bu işi çözebilirsiniz.
Örneğin Ersan Başar Subashi’den Ana kampa ilk çıktığımız gün ağır bir ishale yakalandı. Nedeni büyük ihtimalle bir gün önce Subashi’ye gelirken, yolda bir şeyler yemek için durduğumuz ve her şeyin üzerinde sineklerin uçuştuğu o pis lokantaydı. Ersan Hoca ana kampa ulaştığında çok bitkin durumdaydı. Günlerce sadece patates püresi, elma, kola gibi şeylerle diyet yaparken yağlı hiç bir şey yememeye dikkat etti. Arada bir yediklerimizin tadına baksa da perhizini hiç bozmadı. Neredeyse 7 gün süren ( Bu tür bir tırmanış için ciddi zaman ) ishal sonunda iyileştirdi kendini. Ana kamptan nihai çıkış için ayrıldığımızda ise tamamen iyileşmişti.
Bir diğer ishallimiz Ahmet ise Ana kampa geldikten 1 hafta sonra ishal oldu. Sanırım O’nun ishalinin nedeni ise, alışık olmadığımız Çin mutfağının her ürününün tadına bakma merakıydı. Aslında bizim için kendini ateşe attı diye de yorumlanabilir. Çünkü Ahmet aşçılık okulu mezunuydu. Ana kampa geldiğimiz ilk günlerde karşılaştığımız yemek şoklarının önüne geçebilmek için her fırsatta mutfağa giriyor, Mehmet’le( özü Uygur, kendisi Çinli aşçımız ) işaret dilinde de olsa anlaşarak yiyebileceğimiz şeyler yapmasına gayret ediyor hatta bazı yemekleri Mehmet’le beraber kendisi pişiriyordu mutfakta. Kötü olan ise, nihai tırmanışa geçmeden önce kendisini iyileştirecek zamanı olmamasıydı. 3 - 4 günü vardı Ahmet’in iyileşmek için ama olmadı. Belki de Ahmet’in yediği içtiği şeyler konusunda ekip olarak daha ısrarcı olmalıydık. Yememesi gerekenleri önünden kaçırmalı, yemesi gerekenleri ise önüne koymalıydık Biraz yalnız bıraktık Ahmet’i. 6.200 mt’ye uyum tırmanışı sırasında ise ipler koptu, Ahmet yaşlı gözlerle dönüş kararı aldığında, bazılarımızın ( ben dahil ) durumun vahametini anlamakta çok geciktiğimizi anladık. Ahmet kendi içerisinde savaşını vermiş, mücadele etmiş ama biz Kamp 2 telaşında iken o sınırlarına çoktan gelmişti bile. Nasıl yani, Ahmet mi, neden dönüyor, o kadar kötü mü? Sorularını kendimize sorarken Ahmet yavaş yavaş 1. Kampa inemeye başlamıştı bile.
Ekip olarak başladığınız tırmanışlarda ekip 3 kişi de 100 kişi de olsa, dönen ya da rahatsızlan arkadaş tüm ekibin dengesini değiştirir, ekibe kendini sorgulatır ve tırmanışın devamı için daha sıkı, daha disiplinli, daha ekip olarak hareket etmenin önemini kavratır üyelerine. Bizim tırmanışımızda ise işler çok farklıydı. Böyle bir faaliyette ilk kez bir araya gelmiştik ve tırmanırken ekip olmayı öğreniyorduk. Türkiye’deki her hangi bir faaliyette bile, dağa performansını, deneyimini bildiğiniz ve güvendiğiniz bir tırmanış arkadaşıyla gidersiniz. Böyle bir arkadaşınız yoksa faaliyetinizi ertelersiniz. Burada ise tek bir amaç için bir araya gelmiş işçiler idik. Herkes görevini yapıyordu.
Çadırın içini düzenledim Mehmet de geldi içeri. Biraz yorgun Mehmet. İlk çıkışta çok iyi olmasına rağmen, bu sefer çok zorlandığını söyledi. Bol bol sıvı alıyoruz, muhabbet ediyoruz.
Hedefimize 1 adım daha yaklaşmış olmanın verdiği sevinç ve stresi bir arada yaşıyoruz. İrtifa böyle bir şeymiş demek ki. Moralinizi devamlı yüksek tutmak ve uzun soluklu hedefiniz için yılmamak, günlük belli bir sıvı alımının altına düşmemek, zorla da olsa bir şeyler yemek, adım nefes temponuzu iyi ayarlamak, dostlarınızla(takımla) hareket etmek gibi faktörlerden birinin bile yarım olması veya olmaması, bu yükseklikte zirve yapamamayı saymıyorum bile; sizlere çok ağır bedeller ödetebilir. Tırmanıyoruz, tırmandıkça öğreniyoruz, öğrendikçe uygulamaya çalışıyoruz. Fakat daha önce 7000 mt’nin üzerine çıkmış olmamak bende ve diğer arkadaşlarımda, çok fazla kurcalamayıp zirveye kilitlenmiş olsak da aklımızın bir köşesinde hep. Ne olacak 7000 mt.’nin üzerinde? Aya ayak mı basmış olacağız, değişik bir havaya, atmosfere mi gireceğiz, başımız göğe mi erecek, yoksa oksijensizlikten kırılan bedenlerimizi aşağılara mı indirmeye çalışacağız can havliyle. En azından şu an işin bu kısmını düşünmeden, sadece yiyip içtiklerime ve ilk kez tırmandığım arkadaşlarımı tanımaya dikkat ediyorum. Grupta çatlak ses yok sayılır. Herkesin amacı bir, yapılması gerekenler ve kurallar belli. Gerisi sağlam bir psikoloji.
10 Ağustos 2007
Sıcacık tulumlarımızdan çıkmak hiç de çekici değil bu sabah. Dışarıda buz gibi bir soğuk var ve tuvalete gitmem lazım. Küreği alıp elime çadırdan fazla uzaklaşmadan ( çadırımızın 20 mt. ilerisinde bir buzul çatlağı var ) bir çukur kazıyorum. Bu sefer doğru yeri kazıyorum neyse ki. Yüzümü çadırlara dönüp veriyorum arkamı 6.200 rüzgarına. Yani b..um dondu derler ya, işte o an orada bu durumu yaşıyorum. Neyse tırmanışın başından beri bi b..k muhabbetidir gidiyor. En çok da İrfan ifrit oluyor bu duruma. Ne zaman bir şeyler yesek bir muhabbet etsek, konu dönüp dolaşıp geliyor buna. Bu sabah da böyle bir muhabbetten sonra çıkıyoruz yola.
3. Kampı’mız( 6800 mt. ) henüz kurulu olmadığı için tüm malzemelerimizi sırtlanıp, hedikler ayağımızda düşüyoruz yine yollara. Çıkarken çok uzaklarda görünen Karakurum Dağ silsilesi içerisinde K2 olduğunu düşündüğümüz dağın fotoğraflarını çekiyoruz. 6 saatlik yıpratıcı bir yürüyüş sonunda ulaşıyoruz Kamp 3’e. Ertuğrul Hoca ve ben en arkada kaldığımız için, kamp yerine geldiğimizde ekibin kalanı çadırlardan birini kurmaya çalışıyordu. Elimde kamera tek tek nabızlarını yokladıktan sonra alıyorum elime küreği, başlıyorum çadır yeri açmaya. Nerdeee, öyle kürek sallayıp 5 dk. da yer açmak. Her 30 sn. de bir kürekler el değiştirip çalışmaya başlıyoruz.
Bu 6800 mt yüksekliğe ilk çıkışım, çıkışımız. Oksijen seviyesindeki azalmayı bariz şekilde hissediyoruz hepimiz. Otururken bir şey yok ama iş bir şeyler yapmaya gelince nefes yetmiyor anacım. Garip bir his yani. 8 kişi 2 çadır yerini zor açtık yahu. 3. Kamp yaklaşık 8-10 çadır kurulu bir kartal yuvası, 2. kamp gibi buranın da manzarası muhteşem. Bu Kamp son kamp olduğu için ve fazladan yük taşımak istemediğimiz için, sadece 2 çadır kurduk, 4’er kişi yatacağız çadırlarda. Mustafa, Ersan ve Ertuğrul Hocalarla Ben bir çadırda, Barış, İrfan, Mehmet ve Burak diğer çadırda kalacak. Yaşlı(!) deyip geçmeyin, iş muhabbete gelince tecrübelerini fazlasıyla konuşturuyorlar çadır arkadaşlarım, yanlarında süt dökmüş kediye döndüm.
Mustafa Hoca buraya kadar çıkardığı Whisperlite ocağı çıkarıyor kar eritmek için. Biz de diğer kartuşlu ocağı kuruyoruz çadırın içine. 4 kişi olunca bir çadırda, saatlerce termos termos kar eritip su kaynatıyoruz. Termoslar doluyor boşalıyor. Neyse ki sistem iyi işliyor çadırda. Arada yan çadıra laf atıyoruz, moraller iyi sayılır. İrfan’ın öksürüğü ana kamptan beri devam ediyor ama gücü yerinde.
Telefon çekiyor çadırda. Bir kandil mesajı geldi, şaşırdım kaldım. Kendimizi dış dünyadan öyle bir soyutlamışız ki, hepimizin bu tırmanış dışında hayatlarımız olduğunu unutuvermişiz. Mesaj uzaydan geldi sanki, bir anda Türkiye’yi, hayatımı gözlerimin önüne getirdi. Kandil hı, nerdeeen nereye. Yurdumuzdan binlerce km uzakta, Kırgızistan’dan Çin Ana Kampı’na ulaştığımız 4 gün boyunca karayoluyla geçtiğimiz, uçsuz bucaksız at koşturduğumuz ve zamanında vatan bellediğimiz bozkır manzaraları, önünde oğluyla at koşturan kalpaklı Kırgızların ve yurt çadırlarının, Uygur kenti Kashgar’ın, Karakurum Highway adı verilen etrafı 5000 – 6000 mt’lik dağlarla çevreli yolun ve Mustag Ata’nın nazıyla geçen günlerin telaşesi unutturmuştu bizlere yaşamlarımızı.
Yarın zirveyi deneyeceğiz, bu ilk ve son şansımız olabilir.
11 Ağustos 2007 ( En Uzun Gün )
6800 mt’de, 4 kişi bir çadırda sıkış tepiş uyumaya çalışarak geçen gecenin ardından hava daha aydınlanmamışken uyanıyoruz. Zirve motivasyonumuz, belli belirsiz bir heyecan ve korkuyla ve dağda geçen 15 günle yerini sıkılmışlığa çevirdi. Bir an önce olsun istiyoruz ne olacaksa. Yüksek kamplara devamlı yük taşımak, çadır yeri açmak ve kurmak, oksijensizlik, tehlikelere karşı devamlı ve aşırı uyarılmışlık hali çok yıpratmıştı bizleri. Bu ilk 7000’lik zirvemiz olacağı için dene – gör metoduyla aldık çoğu malzemeyi yanımıza. Nerden bilebilirdik, yukarı kamplara taşıdığımız malzemelerin ( yiyecek dahil ) 3 de 2’sini daha kullanmadan geri indireceğimizi. En azından sınırlarımızı öğrenmiş olduk.
2’şer bardak sıcak sıvı aldık çadırdan çıkmadan evvel. Birkaç abur cubur atıştırdık ve 1 lt kahve hazırladım kendime. Çantama; bir kartuş ve ocak, çaydanlık, bivak, termos, yedek eldiven ve bere, kafa lambası, abur cubur ve zirvede açmayı düşündüğüm küçük bayrakları koyarak çıkıyorum dışarı. Murat Hoca’nın Hediklerini takıyorum ayaklarıma ve aramızda 2’şer 3’er dk’lık mesafelerle ayrılıyoruz kamptan. Daha kamptan birkaç yüz mt. uzaklaştım ki, gece tıkanan burnum nefes alıp verişimi zorlaştırmaya başladı. Eldivenimi çıkardım ve başladım sünkürmeye. Tamam temizlendi dememle birlikte burnum kanamaya başladı.
Yüksek dağlarda 5000 mt.’den sonra görülen soğuk ve kuru hava, boğazda ve ciğerlerde tahrişe neden olur. Bir de normalden daha az sıvı aldığınızı ve oksijen azlığı nedeniyle daha çok soluk alıp vermek zorunda kaldığınızı hesaba katınca tahriş kaçınılmazdır. Sıvı alımının azlığı ve soğuk kuru hava öksürüğe, öksürük ciğerlerde tahrişe, tahriş öksürükle ciğerden gelen pembe kanlı akıntıya, o da akciğer ödemine kadar uzanan bir silsileyi takip eder. Yüksek irtifada bol bol sıvı almak bu yüzdendir. Boğaz tahrişinin önüne geçmek için ise, tırmanış sırasında sık aralıklarla sıvı almak, yürürken ya da çadırda pastil ya da şeker soğurmak ya da boğaz şurubu kullanmak önerilebilir.
Nemsiz kalan solunum yollarım nedeniyle, sünkürme sırasında burun içerisindeki damarlardan birini çatlattım galiba. Burun kanaması bu yükseklikte vücuda ve damarlara etkiyen basınçla birleşince 5 dk.’da ancak durdurabildim kanamayı. Çıplak elle burnuma ve enseme kar kompresi uyguladım devamlı. Yanımdan geçen arkadaşlarıma iyi olduğumu ve devam etmeleri gerektiğini söylüyordum. Tamam kanı durdurdum diyemeden daha kompres sırasında hareketsiz halde kalan sol elimi hissetmediğimi anladım. Güneş yeni doğmuş, hava soğuk ve oksijen azdı. Bense kaz tüyü eldivenimi çıkarmış, elimde bir kartopu çıplak elle kompres yapıyordum burnuma. Allah kahretsin, hemen giydim eldivenimi ama nafile, elimi hareket ettirmeye çalıştım bir süre olmadı. Hemen koltuk altıma soktum elimi yine ısınmadı. 15 dk. geçti bunlar olurken, neredeyse kampa geri dönecektim. Sonunda diğer ihtimali, yani koltuk altlarından sonra atardamarların geçtiği ve diğer bölgelere göre daha sıcak olan kasıklarıma soktum elimi. 5 dk. çömelmiş vaziyette elimi sık aralıklarla hareket ettirerek öylece bekledim. Uzaklaşan arkadaşlarımı, arkamdan beni geçen diğer tırmanıcıları ve havayı seyrettim öylece. Bu yükseklikte oyunu kurallarına göre oynamak gerekiyordu, çok basit bir şey nelere mal olacaktı az kalsın. Elimdeki, sanki iğneyle delik deşik ediyormuşlarcasına olan acı geçti, ısınabildi ellerim ve tırmanış boyunca asla çıkarmadım eldivenlerimi.
Her şeyin kontrol altında olduğunu düşünürsünüz yükseklerde ama siz dağda karınca hızıyla hareket eden bir lekeden başka bir şey değilsinizdir çoğu zaman. Kontrol dağdadır aslında, siz sadece oyunun kurallarına uyarsınız.
Herkes kendi temposunda hareket ediyordu zirve günü, ben de kendi tempomla en arkadan yavaş yavaş yükselmeye başladım. Üzerimize düşen her şeyi yaptığımızı ve zirvenin hakkımız olduğunu düşünüyorduk. Yükseldikçe görüş mesafesi gittikçe düşmeye başladı. Acele etmeden yetişmiştim arkadaşlarıma. 6 kişi kısa aralıklarla beraber yükseliyorduk. Rüzgar bulutu dağıtınca uzakta Barışı ve O’nun arkasında tırmanan Mehmet’i gördüm. Şimdilik her şey yolunda görünüyordu. Kalabalık bir zirve günü sayılırdı. 30-35 kadar tırmanıcı vardı etrafımızda. İrfan’a yetiştiğimde eldiveninin bilek koncunu montunun üzerine almaya çalışıyordu. Yorgun bir hali vardı.
2-3 saat kadar sonra yüksekliği ölçmek için GPS’imi çıkardım. Bir dene göreyim 7047 mt.’deyiz. Psikolojik sınırımızı aşmış hiçbir problem olmadan ilerlemeye devam ediyorduk. Tırmanışa başladıktan 3.5 saat sonra görüş mesafesi 15-20 mt.’lere düştü. Sadece işaret çubuklarını görebiliyorduk. Öyle ki bir işaret çubuğuna geldiğimizde bir sonrakini ancak görebiliyorduk. Hatta bazen göremiyorduk, bekliyorduk hava birazcık açılınca o tarafa yürümeye başlıyorduk. İrfan ve Burağın durumları iyi değildi, çok ağır hareket ediyorlardı ve bembeyaz sisin içerisinde hiçbir şey görmeden ilerlemeye çalışıyorduk. Ne yükseklik ne de mesafe algısı vardı. Ertuğrul Hoca’ya yetiştim ve bir durum değerlendirmesi yapmamız gerektiğini söyledim. Aslında durum açık ve netti. Bu durum Aladağlarda olsa çoktan dönüş kararı almıştım. Sadece benim gördüklerimi onların da görüp görmediğini ve hareket planımızı teyit ettirmek istiyordum. Geçen yıl ki İDADİK Mustag Ata tırmanış faaliyet raporunu okumuş ve 7300 mt’de görüş mesafesi sıfıra düştüğü için Adnan ÖZTAŞ’ın ve Dürdane SERİNGEÇ’in 2 gece açıkta bivak yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum. Adımlarımızı bilerek atmak istiyordum, Ersan Hoca’yla da konuştu Ertuğrul Abi, devam edecektik.
Kısa molalarla 7300 mt’de eğimin neredeyse dümdüz olduğu yere kadar beraber hareket ettik. Etrafımızda pek kimse kalmamıştı, sanırım çoğu dönmüş olmalıydı. Son molamı Burak’la verdim. Önümde sabah uzaklarda gördüğüm Mehmet ve Barış vardı. Burak oturmaya devam etti, kalktım usulca ve yine daldım uçsuz bucaksız sis perdesinin içine. Madem böyle olacak bu tırmanış, hiçbir manzara görmeden, hiçbir zevk almadan işaret çubuğundan işaret çubuğuna yükselmeye devam ettim. 7400 mt’nin üzerinde bana doğru gelen biriyle karşılaştım. Bu bizim Portekizli arkadaşımızdı. Sürat tırmanıcısı gibi bir şeydi. Biz ve diğer zirve deneyen ekiplerin üzerinde Kaz tüyü anoraklarla ve ayaklarımızda hediklerle tırmanıyorduk. Onun üstünde ise ince bir nefes alabilir yağmurluk vardı ve sadece kramponla tırmanıyordu. Sırt çantası, yedek kıyafeti ya da suyu yoktu yanında. Zirveden geliyordu, tebrik ettim ve biraz kahve ikram ettim O’na. 45 dk. yolum kaldığını söyledi ve vedalaştık. 30 dk. sonra Amerikalı bayan bir tırmanıcıyla karşılaştık, o da 1.30 saatlik yolum kaldığını söyledi. Haydaaa, şaşırmış herhalde bunlar. Sadece GPS’e bakıp ılımlı bir tahmin yapmaya çalışıyorum, biraz da sabırsızlık nedeniyle gelen herkese ne kadar yolun kaldığını sorup bunlara umut bağlamanın doğru olmadığını anladım. 15 dk sonra Barış’la karşılaşıyorum, sarılıyoruz birbirimize, yolu tarif ediyor ve 1 saatlik yolum kaldığını söylüyor. 45 dk. sonra Mehmet’le karşılaşıyoruz bu sefer, onunla da sarılıp tebrik faslından sonra 10 dk. sonra zirvede olacağımı söylüyor.
Önceleri düz bir hat takip eden yol, gittikçe sola kıvrılıyor. 2 karaltı görüyorum az ilerde. Yanlarına yaklaşıyorum, bunlar Alman tırmanıcılar. Rüzgarla dağılan sisin içinde yırtılırcasına pırpırlayan bayrakları görünce, Alman tırmanıcıların zirve molası verdiklerini anladım. Zirvedeyim yani! Fotoğraflarını çekmemi rica ettiler, 1-2 kare fotoğraftan sonra toparlanıp ayrıldılar hemen. Eee şimdi ne olacak! Sanki ilk kez bir dağın zirvesindeyim, ne yapacağımı anlamadım bir süre. Benden başka kimsecikler yok, bayraklar bir kaybolup bir açılıyor rüzgarla. Arkadaşlarım da hemen arkamdan gelecekler mi yanıma, yoksa döndüler mi? Eğer döndülerse bu havada yalnız inebilecek miyim? 7546 mt.’de gecelemek zorunda kalsam sonuçları ne olur? Bir an kendimi güvende hissetmediğimi anladım.
Bu sorularla, çantamdan tek parmak eldivenlerimle çıkarırken yarım yamalak tutabildiğim Federasyon’un flaması uçtu gitti. Haydaaa! Burada hiçbir hata yapmak istemiyordum. Ne yapacağımı düşündüm biraz. Sonra sırayla, ilk önce zirvede rüzgardan karsız kalan kaya-kar karışımı zeminde yürümemi zorlaştıran hediklerimi çıkardım. Sonra ellerimi, götürdüğüm 60 lt. çantamın içine sokup çantanın içerisinde, eldivenimin dış katmanını çıkardım ve 5 parmak yedek eldivenlerimi giydim. Hacettepe Üniversitesi’nden aldığım 10 cm - 20 cm minik flamanın ipini eldivenime doladım ve batonlarımla tüm malzememi rüzgardan nispeten daha korunaklı bir yerde kara sabitledim. Artık daha rahat hareket edebilirdim. Çevreyi seyretmeye çalıştım bir süre ama hiçbir şey görünmüyordu. Diğer yüzdeki dik kayalıklara baktım biraz sonu bile görünmüyordu. Kaz tüyü anorağımın içindeki fotoğraf makinemi çıkartıp, görüntü aldım biraz. Flamayla makineyi tutabildiğim kadar 1-2 fotoğraf çektim ki ekran dondu kaldı, biraz cebimde ısıtmaya çalıştım ama açılmadı tekrar makine. Bütün bunları yaparken 20 dk. geçmişti bile, öyle daralmıyordum nefes alırken, gayet normaldim yani. Ufak ufak toplanmaya başladım, hediklerimi ve tek parmak eldivenlerimi giydim, tam çantamı sırtıma aldım ki, hayalle gerçek arasında sis içerisinden bir karaltı görünüp kayboldu. Allah Allah! Bizimkiler mi yoksa, birkaç adım daha yaklaştım, görüntü netleşmeye başladı. Evet evet Onlar. Derin bir ohh çektim.
Herkesin kendi iç dünyasına yaptığı yolculuğun sonunda, hayalle gerçek arasında biraz sis, biraz rüzgarla dövülen zirvenin verdiği hoşluk duygusu yorgun bedenlerimizi canlandırmıştı. Çok değil 2 ay önce seçmeler yapılırken ki heyecanlı bekleyişimiz, takımın belli olmasından sonra ışık hızıyla geçen günler, bitmeyen eksikler ve hazırlıklar sonunda ne de çabuk geçivermişti günler. İlk önceleri bizler için sadece bir isimden ibaret olan Mustag Ata’nın tepesinde, en tepesinde, zirvesinde duruyorduk takımca. Fotoğraflar çekiyor, birbirimize sarılıyor, gülüyorduk içten içe. İnsan daha ne ister ki! Adım adım hayallerini arşınlamaktan ötesi var mı? Aşktır ki gerisi vesairedir demiş şair.
15 dakikalık uçuş molasından sonra, toparlandık ve tipiye çeviren havada, soldan balyoz gibi suratımıza vuran rüzgarla inişe geçtik. İniyoruz, iniyoruz. Ciğerlerimize doldurduğumuz hava yetmiyor sanki, tekrar tekrar alıyoruz. Birbirimizden kopmadan 9 saat 40 dk. sonra tekrar 6800 mt’deki 3. kampımızdayız. Epeyce yorulduk, hava daha iyi olsaydı zirve dönüşü Kamp 2’ye dönmeyi planlıyorduk ama zaten saat 6’yı buldu, bu yorgunlukla ve bu havada 1 gece daha burada kalacağız. Barış ve Mehmet bizden 2 saat önce buraya geldikleri için Kamp 2’ye devam etmişler. Sırayla doluştuk çadırlara.
En son İrfan ve Burak geldi ama çadırlara girmediler. İrfan kendini iyi hissetmediğini ve Kamp 2’ye inmek istediğini söylüyordu. İlk önce İrfan’ın yanına bir kişi alarak inebileceğini söyledi Ersan Hoca. Burak “Ben inerim!” dedi ama daha sonra bir durum değerlendirmesi yapıp bu havada inmenin tehlikeli olacağına karar verdi Ersan Hoca. Hava berbattı gerçekten, hava kararmadan ve yolu kaybetmeden inmek ise GPS’le bile riskliydi. İrfan ve Burak diğer çadıra biz ( Ertuğrul Tugay, Mustafa Kızıltaş, Ersan Başar ve ben) ise öbür çadırda kalıyorduk. İrfan kötü öksürüyordu ve öksürdükçe nefesi kesiliyor, kesik kesik nefes alıyordu. Akciğer ödemi başlangıcı belirtileri gösteriyordu. Ersan Hoca İrfan’a Dekort ( ödem çözücü bir ilaç ) iğnesi vurmak için onların çadırına gitti. Sonradan öğrendiğimize göre İrfan iğneyi kendi vurmak istemişti ama damarı bulamadığı için yapamamıştı. Daha sonra diğer koluna da aynı işlemi yapmış ve bu sefer ilacın bir kısmını alabilmişti. En son Ersan Hoca’nın denemesiyle ilacın diğer yarısı da vurulmuştu. Ersan Başar tekrar çadıra geldi, İrfan’ın durumu iyi değildi. Tekrar konuştuk aşağıya inilebilir mi diye ama bu daha büyük bir riskti.
Daha sonra ben geçtim çadırlarına. İrfan yarı oturur yarı yatar vaziyette kesik kesik ve sürekli olarak nefes almaya çalışıyordu. Bilinci yerindeydi ve devamlı olarak aşağı inmesi gerektiğini söylüyordu. Arada derin öksürüklerle kesilen konuşmasıyla tüylerim diken diken olmuştu. Burak’la göz göze geliyorduk. Ne oluyordu, İrfan neden birden bire bu kadar hastalanmıştı. Daha 2-3 saat önce zirvedeydik. Hava iyice kötüleşmişti ve artık aşağı inemeyeceğimiz de kesinleşmişti. Sanki kapana kısılmış gibiydik. Garip bir duyguydu içimdeki, daha önce yaşamadığım, bilmediğim bir histi. Korku, üzüntü ve çaresizliğin tüm bedenimi kapladığı umutsuz bir bekleyiş başladı kendime bile sormaya cesaret edemediğim sorularla. Boşta kalan ne kadar malzeme varsa İrfan’ın sırtına destek için matının altına koyduk. Başı yukarıda olunca daha rahat nefes alabiliyordu. Bir şeyler yemeye çalıştık, birer kahve içtik. Ersan Hoca’ların gönderdiği kavurmalı patates püresi o anda en çok ihtiyacımız olan şeylerden biriydi. Hem enerji hem de moral oldu. O an öyle düşünceler içerisindeydik ki hepimiz, hiçbir yemeğe bu kadar anlamsız kaşık savurmamış, tadını ancak 2 gün sonra hatırlayabileceğim bir yemek yememiştim. Lokmaları çiğnerken bile, İrfan’ın ilerleyen saatlerdeki durumunda neler yapabileceğimizi düşünüyorduk.
İrfan çok hastaydı, aşağı inmesi gerekiyordu ve hava berbattı. 6.800 mt. 2 gece kalmak için ciddi bir yükseklikti. Ya şansımızı deneyip İrfan’ı hemen indirecektik ya da havanın iyi olmasını dileyip daha dinlenmiş bir şekilde ertesi sabah ekip olarak inecektik. İnmek de inmemek de risk. Zor bir karar alınmıştı. Dakikalar geçti, hava karardı. Soğuk bir geceydi, kaz tüyü montlarımızı tulumlarımızın altına serdik. Tulumlarımızı çektik üstümüze ve tilki uykusu diyebileceğim, yarı uyur yarı uyanık vaziyette, uzun bir gece geçirdik. İrfan’da uyumuştu, bu iyi bir şeydi. Arada bir kalkıp Burak ve İrfan’ın seslerini dinliyordum, nefes alış verişlerini. Gece uzundu ama akıp gidiyordu işte.
12 Ağustos 2007
Sabaha karşı hepimiz uyanmış, gözlerimiz açık tulumlarımızın içerisinde biraz daha zaman geçmesini bekliyorduk. Yan çadırdan gelen “iyi misiniz?” sözüyle bozuldu sessizlik ve toparlanmaya başladık. Fazla konuşmuyorduk, hemen aşağı inmeliydik. Hava kapalıydı yine. Hızlıca çantalarımızı topladık, çadırlardan çıktık. Tipiyle karışık havada zar zor topladık çadırlarımızı. Öyle ki elime geçen bir tenteyi olduğu gibi çantama basmıştım.
Yoğun siste birbirimizden kopmadan ilerleyecektik. Hiçbir şey görmüyorduk, GPS’le inmeye başladık. Çok geçmeden bizden 1 saat önce inişe geçen Alman ekiple karşılaştık. Kaybolmuşlardı. Onlarda da GPS vardı ama aptalca konulmuş işaret çubukları sayesinde bir o tarafa bir bu tarafa gidiyorlardı. Gece boyunca yağan kar nedeniyle oldukça batak bir karda, hediklerle bile zor ilerleyebiliyorduk. Mustafa Hoca’nın hediğinde bir problem vardı, nedense hedik devamlı ayağından çıkıyordu. Birkaç dakikada bir durup birbirimizi bekliyorduk. Bu yükseklikte iniş bile, yavaş yavaş ve zahmetliydi. Öyle Aladağlardaki gibi koşarcasına inemiyorsunuz. Nefesiniz düğümleniveriyor boğazınıza. Sakin sakin, ciğerlerinizi doldurarak havayı, arkadaşlarınızı devamlı göz ucuyla yoklayarak inmelisiniz. Acele yok. Nasuh’un dediği gibi “ağır ağır acele ediyoruz”.
Buluyoruz sonunda yolu ve hava sanki bir sahne perdesi gibi aralanıveriyor önümüzde. İlk önce küçük bir pencereden bakarken, daha sonra 6.400 mt’de muhteşem bir manzara sarıyor her yanımızı. Sabah 10.30’da 3. Kamptan( 6.800 mt ) çıktıktan 2 saat sonra 2. Kampa( 6.200 mt. ) ulaşıyoruz. Mehmet ve Barış karşılıyor bizleri. İrfan’ın durumundan haberleri yok. Kısaca durumu anlatıp, İrfan’ı burada hiç bekletmeden onlarla birinci kampa gönderiyoruz. Biz de, kalan malzemelerle birlikte 6.200’deki kampımızı topluyoruz. Ağzına kadar dolu, hatta çantanın yanlarına, önüne ve üstüne bağladığım malzemelerle taşan 60 lt’lik çantamın yanında bir de 40 lt.’lik Lino çantam vardı. Murat hoca dönünce buradaki malzemeleri indirmek de bana düşmüştü. Bu yorgunlukla nasıl inecektim bilmiyorum ama burada hiçbir malzeme bırakmayacağım kesindi. Küreği ve hediklerden 1 çiftini Mustafa Hoca almıştı ama yine de çok ağırdı çantalar. Birisini sırtıma diğerini göğsüme alıp külçe gibi inmeye başladım.
Tırmanışın en dik yeri 1. kampla 2. kamp arası olduğu için dizlerimi oldukça zorluyordum. Birkaç yüz metre indim ve dinlenmeye başladım. Yukarı kamplardan Ana kampa malzeme indirmek için Kırgız taşıyıcılar yüksüz olarak kampları geziyorlardı. Birkaç tanesi yanıma yanaştı hemen. Çantalarımı kg.mı 7 dolara aşağı indirebileceklerini söylüyorlardı. Bense o parayı bana verirlerse, ikisini de bu çantaların üstüne koyup indirebileceğimi söyledim. Epey bir güldüler halime. Şaka zannettiler heralde Sadece önümdeki çantadan kurtulmak istiyordum çünkü hem etap dik olduğu için bastığım yeri göremiyordum hem de bu yükseklikte sakatlanırsam kaş yapayım derken göz çıkarmış olacaktım. Yaklaşık 30. dk. süren konuşmadan sonra artık iyice arkadaş olmuştuk taşıyıcılarla. Türkiye’den ve Türkçe’den konuştuk bol bol. Sonunda önümdeki Lino çantayı 20 dolara 1. kampa indirmeye razı oldu birisi ve beraber inmeye başladık. 1. kampa giden son dik yere gelene kadar molasız indik. 12.15 ‘de 1. Kampa( 5.400mt. ) varıyoruz nihayet.
Sanki günlerdir yürüyormuşum gibi hissediyorum kendimi. Kramponlarımı ve ayakkabılarımı çıkartıyorum. Ohhh, Allahım bu ne büyük rahatlık. Uzanıyorum çadırımın içine ve 5-10 dk. öylece dinleniyorum. Barışlar toplanmışlar ve Ana kamptan yüklerimizi indirmek için birkaç katır da gelmiş 1. kampa. İrfan şu an gayet iyi durumda, indikçe daha da düzeldi yine devam ediyor inmeye. Malzemelerimizi hurçlara yerleştirdik ve katırlara yükledik. Saat 15:00 gibi Ana Kampa inmeye başladık. Yüksüzüz, kuş gibi hafifiz, bol bol oksijen soluyarak, yukarı çıkanlarla selamlaşarak 17:00’de Ana Kampa ulaşıyoruz. Ana kamp rehberimiz Tudacim yine güler yüzüyle karşılıyor bizleri. Sarılıyor tek tek hepimize ve tebrik ediyor bizleri. Çok mutlu, hem sağ salim indiğimiz için hem de tüm ekip zirve yaptığı için. Ana kampta yürüyüşü bile değişti Tudacim’in ne de olsa Türk gardaşları zirve yaptı. Bi nevi kampta sadece taşıcı olarak çalışan Türk soyunun gururu olduk. Tudacim’in ve aşçımız Mehmet’in( hoş yaptığı hiçbir şeyi yiyemedik ama ) paraları ödendi, biz yukarıdayken Tudacim’in bir bebeği olduğu için ona daha fazla bahşiş ödendi.
Bir gece daha Ana Kampta kalmak yerine hemen Kashgar’a inmeye karar verdik. Araçları ayarlayıp, toplandık hemen. 2 saat sonra hurçları araçlarımıza yüklemiş, Ana kamptakilerle vedalaşıyorduk. 13 günü dağda geçen ve bizlere %100 deneyim yaşatan bir tırmanışı geride bırakmıştık. Herkes birileriyle vedalaşıyor, kimi çadırını topluyor, kimisi fotoğraf çekiyordu. İrfan sigara içiyordu, belli ki iyiydi ! Sanki Ana Kamptan hiç ayrılmamıştık. Camel Trophy muadili bir jip safariyle Subaşı’na ulaştık önce. Orda bizi bekleyen minibüse geçtik Yaklaşık 3 saatlik yolculuktan sonra Kashgar’a bağlı Opal kasabasına ulaştık. Yeşil çay, sinekli karpuz ve Nodul’dan( etli ve sebzeli makarna ) oluşan akşam yemeğinden sonra gece 00.15’te Kashgar’daki Otelimize varıyoruz. Ahmet ve Murat Hoca karşıladı bizleri, hasret giderdik bol bol ve odalarımıza çekildik.
Daha bu sabah 6.800 mt yükseklikte tipi içinde çadırımızı çantaya basmaya çalışıyordum, şimdi ise 800 metrelerdeki Kashgar kentinde otel odasındayız. 1 günde 6.000 mt yükseklik kaybettik. Bir günde bu kadar irtifa kaybetmek iyi bir şey değil aslında. Çünkü yüksekliğe alışan vücut, ani yükseklik kaybetmeden kaynaklanan tepkiler vermeye başlıyor. Ağırlaşan hava basıncının etkisine giren vücut; oksidatif stres denen, baş ağrısı ve burun kanaması gibi belirtilerle ortaya çıkan alışma sürecine giriyor. Aynı gece otelde benim de burnum kanadı.
Dağda neyin neden kaynaklandığını bilmek, yani farkındalığınızın olması, yani “Şans eseri dağcılık yapmamak” sizi daha doğru kararlar vermeye ve hedeflerinize ulaşmada daha güçlü olmanızı sağlayacaktır. Yoksa alın bir maratoncuyu Aladağlar’da fink atsın. Ama olay bu değil. Çok boyutlu düşünebilmek, karar verebilme yetisi ve takım çalışmasına yatkınlık iyi bir dağcıda olması gereken özelliklerden sadece birkaçı. Bunlardan birinin yetersiz olması ya da olmaması eninde sonunda bir sorun olarak karşınıza çıkacaktır. Ve insanlar yükseklerde bu sorunların bedelini çok ağır öderler.
13 Ağustos 2007
Sabah yine adını bilmediğimiz tuhaf tadı olan yemeklerle ve olmazsa olmaz, şekerli domatesle kahvaltı yaptık. Neyse ki biz yokken Ahmet ve Murat Hoca iyi çalışmış Kashgar’da her şeyi öğrenmişler. Herkese omlet getirttiler de kahvaltı şenlendi biraz. Nasıl iş anlamadım, şehre indik hala açız. Hayırlı işler.
Tüm gün Kashgar’ı gezdik, hediyelik bir şeyler aldık, bol bol fotoğraf çektik. Harcırahlarımızı harcadık güzelce. Akşam 22:00’de Uygur Lokantası’nda toplandık. Bel kebabı, şiş kebap, sığırcık, tavuk, etli pilav, yoğurt, salata ve yeşil çaydan oluşan protein bombardımanından sonra tırmanışın değerlendirmesini yaptık. Herkes döktü ne varsa içinde. Tek tek notlar alındı, neleri daha iyi yapabilirdik, neleri yapmasak iyi olurdu. Uzun ve gergin bir ortamdı tırmanıştan sonra ama daha iyisi için her şeyin konuşulması gerekliydi. Biz de öyle yaptık.
14 Ağustos 2007
Sabah odaları boşalttık, otelden çıkışlarımızı alırken Mehmet bombayı patlattı sonunda. Neyse bu da bize kalsın. Çinli adi ( kesinlikle bir adiydi ) şoförümüzün acelesi ve baskısıyla, stresli bir şekilde 10:20’de otelden ayrıldık. Gümrükte üzerimizde kalan yuan’ları dolara çevirdik, gps ve telsizleri saklayıp bu sefer daha sorunsuz bir şekilde 1 saatte diğer tarafa geçtik. 12:30’da yola çıktık ve inanılmaz bir yağmur başladı. 3 saat süren yolculuk sonunda Çin sınırına vardık. Kırgız sınırında bizi alacak araba hala gelmemişti. Yağmur yağıyordu ama şoförümüz hurçları alıp arabasını boşaltmamızı istiyordu. Yine tartıştık ve diğer araba gelene kadar inmeyeceğimiz söyledik. Parasını verdik( bahşiş vermedik ) ama epey bozuldu. 1 saat sonra diğer arabalar geldi ve saatlerimizi 2 saat geriye alarak Kırgızistan tarafına geçtik. Orada da 1 saat süren gümrük işlemlerinden sonra 15:00’de Narin’e hareket ettik. 5 saat süren yolculukla yine Narin’deyiz. Güzel yemeklerini yedik ve yurt çadırlarımıza çekildik.
15 Ağustos 2007
Sabah 08:00’de kaldığımız yerden ayrıldık. 5 saat sonra Issık gölü üzerinde bir yemek molası verdik ve 5 parmak adında bir Kırgız yemeği yedik. Yine yollarda duruyoruz Kırgız polislere rüşvetler veriliyor ve yola devam. 15:00’de Bishkek’teyiz. Ak-Sai Travel’in bürosuna gidiyoruz ve paraların ödenmesi vs. işlemler hallediliyor. Akşam havaalanında Lenin ekibiyle buluşacağız. O zamana kadar Bishkek’i geziyoruz ve Vefa Center adlı bir alışveriş merkezine giriyoruz. Gezerken bir de ne görelim, North Face mağazası. Resmen dalıyoruz içeri, içerdeki her şey orijinal olmadığı için ( halk arasında çakma ) başlıyoruz Nort Feyk’leri toplamaya. 20 $’a kaz tüyü montlar aldık. Gerçekten çok ucuzdu. Bizim için kiralanmış eve götürüyoruz hurçlarımızı ve sırayla duş alıyoruz, birkaç saatte kestirdikten sonra 00:30’da arabalar geliyor ve hurçları yükleyip Manas Havaalanına gidiyoruz. Zaten bu tırmanışta bir yemeklerden yana gülmedi yüzümüz, bir de hurçları indirip kaldırmaktan anamız ağladı resmen.
Havaalanına girdiğimizde Lenin ekibiyle karşılaşıyoruz. Sarılıp tebrik ediyoruz birbirimizi ama suratlar bir karış. Onlardan 5 kişi zirve yapabilmiş. Alaaddin Hoca topluyor hepimizi ve genel bir değerlendirme yapıyor. Ve başlıyoruz askerlik anıları misali yaşadıklarımızı birbirimize anlatmaya.
Birkaç saat bekledikten sonra, uçağa yüklenmesi için hurçlarımızı tarttırıyoruz yine. Gelirken verdiğimiz bagaj parası epey bir oturmuştu içimize. Ama bu sefer farklı, 30 kg.’a kadar ücret almıyorlar bizden ve artı ücret ödemeden geçiyoruz uçağa. 5 saatlik uçuştan sonra Boğaz manzarası eşliğinde iniyoruz güzel ülkemize. Yine saatler 3 saat geri alınıyor.
Sonra ne mi oldu? Fotoğraflar Başar’ın getirdiği laptop’a atıldı ve herkes dağıldı. Garip bir son oldu Madem bir organizasyon eksikliği vardı bu eksiği biz gidermeliydik. Hemen İstanbul’u bilen arkadaşlar bir plan yaptı, herkes dönüş biletlerini ayarladı, hurçlardan kurtuldu ve 11:00 ‘de buluştuk. Günün geri kalanını, saati gelen otogara giderek, birlikte geçirdik.
Kaynak:Oktay SALUR’un tırmanış günlüğünden alınmıştır.
(www.alpinturk.com)
Yorum yazın:
